Ana içeriğe atla

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli






Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik.

Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır.

Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak.

Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir sistem, mucizevi bir ilişki ya da unvan... Başımızda bir otorite veya hazır bir reçete olmadığında panikleriz; çünkü kendi hayatımızın, hatalarımızın ve kararlarımızın o ağır sorumluluğunu tek başımıza omuzlamaktan korkarız.

Kuşlar umutla yola koyulur ancak Kaf Dağı’na varabilmek için önlerinde insan ruhunu en ince detayına kadar test eden yedi çetin vadi vardır. Masalın asıl acımasız ve dönüştürücü yeri burasıdır. Vadiler derinleştikçe, milyonlarca kuş teker teker dökülmeye başlar. Talep ve Aşk vadilerinde hevesliler yorulur; Marifet ve Hayret vadilerinde aklını yitirenler yolda kalır. Ancak en keskin viraj Fena, yani "Yokluk" vadisidir. Burası egodan, unvanlardan, koruma kalkanlarından ve o şişkin kibirden arınma kapısıdır.

Hayatta bir anlam ararken, "ben" dediğimiz o ağır konfor alanlarını ve sahte kimlikleri arkada bırakmadan bir milim bile ilerleyemeyiz. Yol ilerledikçe kalabalıklar azalır; çünkü hakikat, kalabalıkların gürültüsünde değil, tek başınalığın ve eksilmenin o sessiz ağırlığında bulunur.

Çölleri aşan, okyanusları geçen, açlıkla ve korkuyla boğuşan milyonlarca kuştan Kaf Dağı’nın zirvesine ulaştıklarında geriye sadece otuz kuş kalır. O efsanevi sarayın kapısında kalpleri küt küt atarken, kendilerini kanatları altına alacak kudretli sultanla göz göze gelmeyi beklerler. Fakat tahtın önüne geldiklerinde karşılarında ne bir kral vardır ne de devasa bir kurtarıcı.

Orada, sadece devasa ve kusursuz bir ayna durmaktadır. Aynaya baktıklarında gördükleri dehşet verici hakikat şudur: Simurg, dışarıda aradıkları o ulu kurtarıcı değil; yolda eriyen, tükenen ve o yedi vadinin cehenneminden süzülerek gelen o otuz kuşun ta kendisidir. Farsçada otuz, Murg ise kuş demektir.

Simurg masalı bize çocukça bir teselli vermez. Aksine, masanın üzerine tokat gibi bir gerçek bırakır: Aradığın kurtarıcı dışarıda yok.

Hayatın zorlu vadilerinden geçerken dönüştüğün insan, varmak istediğin o zirvenin tam kendisidir. Kendi küllerinden yeniden doğmak istiyorsan, dışarıdan bir elin uzanmasını beklemeyi bırakman gerekir. O tahta oturacak senden başka kimse yok. Kendi Simurg'un olmak için, önce yoldaki o eski "sen"den vazgeçmeyi göze alacaksın.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...