Ana içeriğe atla

Gramını Sevsinler:Hassas Teraziyle Başlayan Sabahlar, Fincandaki Huzur

 




Sabah uykulu gözlerle mutfağa girip, sadece göz kapaklarını açık tutacak kadar kafein istiyorsun. Birden mutfağın bir kimya laboratuvarına dönüyor. Birkaç yıl önce cezvede köpüren o güzel kahve, şimdi bir ritüel ve hatta bir akıl sağlığı testi haline gelen bir kahveye dönüşüyor.

Eskiden kahve yapmak gerçekten çok basitti: Suyu kaynat, kahveyi ekle, kahveyi karıştır, kahveyi iç. Şimdi ne oldu? Sabah uyanınca tezgâhın başına geçiyoruz ve kahve hazırlarken adeta bir atom reaktörü yönetiyormuş gibi terazide çekirdek tartıyoruz.

Gramaj ve suyun kaynama noktaları... Kahve gramı bir tutam eksik olursa evrenin dengesi bozulur diye bir inanç var, yani çok titiz bir yaklaşım. Su sıcaklığı kaç derece olmalı? Bu soru hep aklımda dolaşır. Çekirdek bayat mı, taze mi?

Elektrikli öğütücü mü, el değirmeni mi? Kahveyi öğütmek artık sıradan bir şey değil; değirmenin öğütme kalınlığını seçerek kahvenin tadında nirvanaya ulaşma umudu var. Kahveye olan ilgimiz bize çok şey öğretti; kahve meyvemsi, çiçeksi, hatta hafif ekşimsi tatlar taşıyabilir. Bunu öğrenirken ekşi tat midemizi yaktı, yüzümüz buruştu.

Asıl mesele kahveyi içmek değilmiş meğer; kahveyi demleyebilen insan olma fikriymiş. Kahve demleme fikrini sevdik. Kâğıt filtreyi ıslatmak, ön demleme süresini ayarlamak, suyu saat yönünde yavaşça dökerek spiral çizmek... Tüm bunlar, kahve fincana dolana kadar geçen sürede bize o günün kaosunu kontrol edebildiğimizi hissettiren tatlı bir yanılsama gibi geldi.

Kahveye bu kadar dikkat etmemizin nedeni, dışarıda kontrol edemediğimiz stresli dünyada kontrol edebildiğimiz şeylerin belki de en basiti —kendi fincanımız— olması. Aslında dışarıdaki hayatı belki değiştiremeyiz, ama çekirdeği doğru öğütürsek günümüz güzel başlayabilir. Ya da kötü bir gün bile güzelleşebilir, değil mi?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...