Sabah uykulu gözlerle mutfağa girip, sadece göz kapaklarını açık tutacak kadar kafein istiyorsun. Birden mutfağın bir kimya laboratuvarına dönüyor. Birkaç yıl önce cezvede köpüren o güzel kahve, şimdi bir ritüel ve hatta bir akıl sağlığı testi haline gelen bir kahveye dönüşüyor.
Eskiden kahve yapmak gerçekten çok basitti: Suyu kaynat, kahveyi ekle, kahveyi karıştır, kahveyi iç. Şimdi ne oldu? Sabah uyanınca tezgâhın başına geçiyoruz ve kahve hazırlarken adeta bir atom reaktörü yönetiyormuş gibi terazide çekirdek tartıyoruz.
Gramaj ve suyun kaynama noktaları... Kahve gramı bir tutam eksik olursa evrenin dengesi bozulur diye bir inanç var, yani çok titiz bir yaklaşım. Su sıcaklığı kaç derece olmalı? Bu soru hep aklımda dolaşır. Çekirdek bayat mı, taze mi?
Elektrikli öğütücü mü, el değirmeni mi? Kahveyi öğütmek artık sıradan bir şey değil; değirmenin öğütme kalınlığını seçerek kahvenin tadında nirvanaya ulaşma umudu var. Kahveye olan ilgimiz bize çok şey öğretti; kahve meyvemsi, çiçeksi, hatta hafif ekşimsi tatlar taşıyabilir. Bunu öğrenirken ekşi tat midemizi yaktı, yüzümüz buruştu.
Asıl mesele kahveyi içmek değilmiş meğer; kahveyi demleyebilen insan olma fikriymiş. Kahve demleme fikrini sevdik. Kâğıt filtreyi ıslatmak, ön demleme süresini ayarlamak, suyu saat yönünde yavaşça dökerek spiral çizmek... Tüm bunlar, kahve fincana dolana kadar geçen sürede bize o günün kaosunu kontrol edebildiğimizi hissettiren tatlı bir yanılsama gibi geldi.
Kahveye bu kadar dikkat etmemizin nedeni, dışarıda kontrol edemediğimiz stresli dünyada kontrol edebildiğimiz şeylerin belki de en basiti —kendi fincanımız— olması. Aslında dışarıdaki hayatı belki değiştiremeyiz, ama çekirdeği doğru öğütürsek günümüz güzel başlayabilir. Ya da kötü bir gün bile güzelleşebilir, değil mi?

Yorumlar
Yorum Gönder