Ana içeriğe atla

Küçük Bir Kasabaya Taşınsak, Kafe Açsak, Huzur Bulsak...

 






Büyük şehir insanının en büyük tesellisi, haftada 60 saat maruz kaldığı o gri plaza tavanlarından, Excel tablolarından ve anlamını yitirmiş toplantılardan bir gün tamamen kaçabilme hayalidir. Senaryo hep aynı kusursuzlukta yazılır: Büyük şehrin keşmekeşinden uzaklaşılacak, o mis kokulu zeytin ağaçları arasına sığınılacak, küçük, şirin bir ev tutulacak ve hatta kendi küçük kahve dükkanımız açılacaktır. Kucağında mutlu kedisiyle taze filtre kahve kokuları yayan o “huzurlu hayat” illüzyonu...

Gerçeklik ise maalesef Pinterest’te gördüklerimizden biraz farklı aslında.

Dükkan açılır, yaz döneminde gelen tatilciler, onlarla yapılan hoş sohbetler, övgüler... Sen de o esnada tahta masaya yaslanıp kitabını okuyabileceğini, ruhunu huzurla doldurabileceğini sanırsın.

Sonra sonbahar gelir, o tatilciler yaşadıkları şehre döner. Kasabanın yerlisiyle baş başa kalırsın. Esnaf seni şöyle bir süzerek bakar; mahalleli meraktan gelir, senin tek başına dükkanda ne yaptığını sorar. “Sen kime satıcan, batmıcan mı der? Biz hiç kahve içmeyiz der. Bu filtre dediğin şey ne der?” Ve en nihayetinde “Bizde taze çay var, gelsene” der. O “gurme kahve” hayali, yerini dükkan önünde demlik çaya bırakır.

“E bari kasabada oturup büyük bir şirket için uzaktan çalışırım, aynı zamanda kahve dükkanımı işletirim” dersen, o da ayrı bir trajedi yaşatabilir tabii. Tam en kritik sunumunu yükleyecekken köyün trafosu patlar, elektrikler kesilir. Telefonun 4G’si “E” oluverir. Olur da oluverir ve senden başka dert eden kimse olmaz. Müşteriye “Kusura bakmayın, mahallenin keçileri internet kablosunu kemirdi” diyemezsin. Yazın sıcağında laptop kucağında alev alır, jet uçağı gibi pervane sesi çıkararak kapanır. Denize nazır çalışacağım derken sinir krizi seansları başlar.

Ve hikaye bazen o acı hüzünlü ilanla biter sanılır: “Devren Satılık / Kiralık”.

Ama belki de asıl mesele dükkanın batmasında ya da tutmasında değil; o cesarette, o sabırda ve gerçekten ne istediğimizi bilmekte saklıdır. Hayallerimizi yaşamak için yola çıktığımızda, yolda başımıza gelenlerin getirdiği o yeni yükler ve krizler, acaba o plaza masasında her gün sessizce yaşadığımız psikolojik çöküntüden ve stresten daha mı ağır gelir? Belki dükkanı açar, başarırız; belki açmaz, başka şeyler yaparız. Önemli olan o değişimi göze alabilmekte, o yola çıkarken yaşanabilecek alışkın olmadığımız eksiklikleri tolere edecek cesareti gösterebilmektedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...