Ana içeriğe atla

Varlığın Ağırlığı ve Otlayan Huzur

 



İnsan zihni, durup dinlenmeyi bilmeyen bir değirmen taşı gibidir. Çözülmemiş sorular, yarına dair endişeler ve “daha fazlası” olma arzusuyla her anımız bir meseleye, her duyduğumuz bir yüke dönüşür. Bazen bu ağırlıktan o kadar yoruluruz ki; hiçbir şeyi analiz etmediğimiz, anlam aramadığımız ve sadece “var olduğumuz” dertsiz bir dinginliğe sığınmayı arzularız.

Oysa “huzur” dediğimiz bu kaçış, aslında bir illüzyondur.

David Eagleman, reenkarnasyon üzerine kurguladığı bir öyküsünde, insan bilincinin o karmaşık ve sancılı halinden kaçıp “daha basit bir varlığa” geçmeyi bir tür ödül gibi kurgular. İnsan, kendi zihnindeki gürültüden kaçıp daha “sessiz” bir varlığa inince, dertlerinin biteceğini sanır. Oysa kaçırdığı nokta şudur: Siz dertlerinizden kurtulmazsınız, dertlerinizi algılayan “siz”i yok edersiniz.

Bir varlık “daha basit” bir seviyeye indiğinde, artık dertlerinden kurtulmuş olmanın ferahlığını yaşayamaz; çünkü o ferahlığı fark edecek, huzuru “huzur” olarak tanımlayacak olan o bilinç artık devreden çıkmıştır. Yani aradığınız huzur, dertlerinizin bittiği bir yer değil, dertlerinizi dert edinecek olan o “farkındalığın” sönümlendiği bir boşluktur.

İşte bu yüzden, huzur bir tuzaktır.

İnsan olmak, zihnindeki o gürültüye rağmen dünyayı anlamlandırmaya çalışmaktır. Huzur arayışı, aslında varoluşun o zorlu sınavından “istifa etme” arzusudur. Oysa gerçek özgürlük, huzura kaçıp bilinçsiz bir varlıkta kaybolmak değil; insanın tüm o ağır ve gürültülü yüküne rağmen, o yükün içinden bir anlam çıkarma inadıdır.

Çünkü hatırlayamadığınız bir huzuru yaşamak, hiç var olmamakla aynı şeydir. Dertlerinizden kaçtığınızda, dertlerinizi değil, o dertlerin içindeki sizi kaybedersiniz. Bizim sınavımız, o gürültüden kaçmak değil; gürültünün içinde kendi anlamımızı, kendi sessizliğimizi inşa etmektir.

Huzur, bir varış noktası değil; kaçtığınızda sizi yok eden, kaldığınızda ise sizi “insan” kılan o sancılı inadın kendisidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...