İnsan zihni, durup dinlenmeyi bilmeyen bir değirmen taşı gibidir. Çözülmemiş sorular, yarına dair endişeler ve “daha fazlası” olma arzusuyla her anımız bir meseleye, her duyduğumuz bir yüke dönüşür. Bazen bu ağırlıktan o kadar yoruluruz ki; hiçbir şeyi analiz etmediğimiz, anlam aramadığımız ve sadece “var olduğumuz” dertsiz bir dinginliğe sığınmayı arzularız.
Oysa “huzur” dediğimiz bu kaçış, aslında bir illüzyondur.
David Eagleman, reenkarnasyon üzerine kurguladığı bir öyküsünde, insan bilincinin o karmaşık ve sancılı halinden kaçıp “daha basit bir varlığa” geçmeyi bir tür ödül gibi kurgular. İnsan, kendi zihnindeki gürültüden kaçıp daha “sessiz” bir varlığa inince, dertlerinin biteceğini sanır. Oysa kaçırdığı nokta şudur: Siz dertlerinizden kurtulmazsınız, dertlerinizi algılayan “siz”i yok edersiniz.
Bir varlık “daha basit” bir seviyeye indiğinde, artık dertlerinden kurtulmuş olmanın ferahlığını yaşayamaz; çünkü o ferahlığı fark edecek, huzuru “huzur” olarak tanımlayacak olan o bilinç artık devreden çıkmıştır. Yani aradığınız huzur, dertlerinizin bittiği bir yer değil, dertlerinizi dert edinecek olan o “farkındalığın” sönümlendiği bir boşluktur.
İşte bu yüzden, huzur bir tuzaktır.
İnsan olmak, zihnindeki o gürültüye rağmen dünyayı anlamlandırmaya çalışmaktır. Huzur arayışı, aslında varoluşun o zorlu sınavından “istifa etme” arzusudur. Oysa gerçek özgürlük, huzura kaçıp bilinçsiz bir varlıkta kaybolmak değil; insanın tüm o ağır ve gürültülü yüküne rağmen, o yükün içinden bir anlam çıkarma inadıdır.
Çünkü hatırlayamadığınız bir huzuru yaşamak, hiç var olmamakla aynı şeydir. Dertlerinizden kaçtığınızda, dertlerinizi değil, o dertlerin içindeki sizi kaybedersiniz. Bizim sınavımız, o gürültüden kaçmak değil; gürültünün içinde kendi anlamımızı, kendi sessizliğimizi inşa etmektir.
Huzur, bir varış noktası değil; kaçtığınızda sizi yok eden, kaldığınızda ise sizi “insan” kılan o sancılı inadın kendisidir.

Yorumlar
Yorum Gönder