Ana içeriğe atla

Vazgeçmek Bir İlerleyiştir: Dönüşün Felsefesi

 


     Bir Yoldan Dönmenin de İlerlemek Olduğunu Anladığım Yaştayım...





Gençliğin o bitmek bilmeyen ivmesiyle, "ilerlemenin" her zaman ileriye, hep aynı çizgide ve hiç durmadan devam etmek olduğunu sanırız. Toplumun bize dayattığı o "asla vazgeçme, hep devam et" öğretisi, aslında bizi kendi hakikatimizden uzaklaştıran en büyük zincirdir. Oysa insanın kendi iç sesini duyması için bazen durması, hatta geriye dönmesi gerekir. Dönmek, geri gitmek değil; yanlış yöne sapmış bir rotayı yeniden hizalamaktır.

Jung der ki: "Kabul etmediğimiz hiçbir şeyi değiştiremeyiz." Bir yoldan dönmeyi "başarısızlık" olarak kodladığımızda, o yolu değiştiremeyiz. Çünkü başarısızlığı kabul etmek, egomuzun en büyük savaşıdır. Ancak o yolun artık ruhumuzu beslemediğini, aksine kuruttuğunu kabul ettiğimiz o ilk "itiraf anı", aslında özgürleşmenin başladığı yerdir.

Hata ile Yüzleşmek Bir yoldan dönmeyi, dış dünyanın gözünde "boşa giden bir emek" gibi görmek, insanın kendi içsel gerçeğine yaptığı en büyük haksızlıktır. Oysa emek, sadece bir hedefe ulaştığında değer kazanmaz; hedefin doğruluğunu sorgulama cesaretini gösterdiğinde de değerlidir. Bir tercih, başlangıçta doğru görünse bile, zamanla insanın varoluşuyla çelişebilir. İnsan, kendi değişimiyle eşzamanlı olarak tercihlerini de güncelleyebilmeli. Aksi halde kişi, geçmişte verdiği kararların esiri haline gelir.

Vazgeçmek, arkada bırakılanlar için duyulan bir hüzün değil; geleceğin inşası için yaratılan bir boşluktur. Yanlış bir yoldan dönmenin, ilerlemekten çok daha onurlu ve bilinçli bir eylem olduğunu anlamak, insanın olgunluk döneminin en değerli kazanımıdır.

İlerleme, sadece bir yöne doğru hızla gitmek değil, olması gereken yere varabilmektir. İnsan, kendi zihninde kurduğu yapının temellerinin artık taşıyıcı olmadığını fark ettiğinde, o yapıyı yıkıp yeniden başlama iradesini gösterebildiği noktada özgürleşir. Bazen en büyük yolculuk, başladığın noktaya dönüp, oradaki yanlışı düzeltmek değil; yeni bir noktadan, daha temiz bir zihinle başlamaktır.

Gerçek özgürlük, kişinin kendi yaşam mimarisini her an yeniden tasarlayabilme cesaretidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...