Ana içeriğe atla

Veriyle Korkmak, Taşla Susmak: Geleceğin Anlamı Üzerine

 





1970’lerde Massachusetts Institute of Technology’nin koridorlarında dev bir makine, World One, dünyanın sonunu hesaplamaya çalıştığında, insanlar geleceklerini bir sayı içinde saklamış, rakamların cevabı vereceğini ummuştu. Nüfus, kaynaklar, endüstri bir denkleme girdi ve sonuç bir uyarıydı: Sistem çökecek.

Günümüz dünyası geleceği tahmin etmeye çalışırken yalnız değil. Binlerce yıl önce, ormanın derinliklerinde yaşayan Mayalar da aynı işi yapıyordu. Ancak Mayalar geleceği bir “çöküş” verisi olarak görmedi; onu sonsuz bir döngünün devamı olarak düşündüler. Mayaların kullandığı araç bilgisayarlar değil, zamanın ilerlemesine direnen taşlardı. Bugünün insanları ve Mayalar, geleceği farklı yollarla ölçmeye çalıştılar.

Bir yanda veri çabuk kaybolur ve modern zihin veriye güvenir; diğer yanda eski bilgelik, bilgiyi taşın sertliğine ve sessizliğine emanet eder. Biz geleceği bir kazaya benzetir, gelecekten korkarız. Zamanı bir döngü gibi izleyenler ise onu anlamaya çalışır.

Belki de asıl fark burada gizli: Bilgisayarlarla dünyayı kontrol etmeye çalıştıkça arzularımızı ve korkularımızı büyütüyoruz. Taşlar ise sadece zamanın geçiciliğini ve bu döngüdeki küçüklüğümüzü hatırlatıyor. Biz veri işleyip zamanı yakalamaya çalışırken, aslında kendi yarattığımız geleceğin kölesi oluyoruz. Kadim uygarlıklar taşın üzerine kazıdıklarıyla zamanı teslim almak yerine, onunla birlikte yaşamayı öğrendi.

Bugün, ekranlardan gelen tahminlere bakıp korkmak yerine, belki tek bir şey yapmalıyız: Gelecek hakkında hesap yapma isteğini bırakmak. Zaman ne verilerin içine sıkıştırılabilir ne de taşlara kazınarak durdurulabilir; zaman sadece bırakıldığında gerçek anlamını bulur. Sessizliği kabul etmek, kıyameti düşünmekten çok daha özgürleştirici bir şey.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...