Modern dünya bize ambalajından yeni çıkmış, parıl parıl parlayan, tek bir çiziği ya da kusuru olmayan plastik bir mükemmeliyet dayatıyor. Ekranımızda en ufak bir leke olsun istemiyoruz, tükettiğimiz her nesne pürüzsüz ve kusursuz olmak zorunda. Oysa bu seri üretim mükemmeliyetçilik, insan ruhunu fark ettirmeden öğütüyor; çünkü doğanın kendisinde, maddede ve zamanın akışında asıl var olan şey pürüzün, eskimenin ve geçiciliğin kendisidir.
Tam da bu yüzden, Japonların wabi-sabi felsefesi zihne yabancı ama bir o kadar da tazeleyici bir alan açar. Hayatın geçiciliğini, eksikliklerini ve kusurlarını kabul ederek bunlardaki doğal güzelliği takdir etmeyi öğreten bir estetik bu. Kelime kökenindeki wabi sadeliği, alçakgönüllülüğü ve doğayla uyumu; sabi ise zamanın nesneler üzerinde bıraktığı aşınmayı, yaşlanmayı ve doğal döngüyü ifade eder.
Eşyanın eskimesine, boyasının solmasına, hatta kırılmasına duyulan hayranlık bu yüzden tesadüf değildir. Kırılan seramiklerin altın tozuyla birleştirildiği kintsugi geleneğinde olduğu gibi; o çatlak, nesnenin yaşadığını, bir hafızası olduğunu ve zamana direndiğini değil, zamanla uzlaştığını fısıldar. Pürüzsüz kalmaya çalışmak yerine hırpalanmayı, patine almayı kabul eden madde, zamana karşı sessiz bir teslimiyetin ve barışmanın simgesidir.
Çünkü asıl hakikat, kusursuzluğun o soğuk ve steril simülasyonunda değil; zamanın ve hayatın o yıpratıcı ellerinin nesnelerde ve insanda bıraktığı izlerin asaletinde saklıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder