Ana içeriğe atla

Bekleme Anlarının Felsefesi

 





Günün koşturmacası içinde kendimize hep büyük hedefler, uzun yapılacaklar listeleri ve koşturulacak rotalar çizeriz. Oysa ömrümüzün hatırı sayılır bir kısmı, aslında hiçbir şey yapmadan "bekleyerek" geçiyor.

Trafik ışığında kırmızıdan yeşile dönmesini beklerken geçen o otuz saniye... Asansörün düğmesine basıp kabinin yukarıdan aşağıya süzülüşünü izlediğimiz o sessiz an... Ya da çay suyu kaynayana kadar ocak başında öylece boşluğa baktığımız dakikalar... İnsan için beklemek sabırsızlıktır, bir zaman kaybıdır. Hatta hemen cebimizden telefonu çıkarıp o boşluğu doldururuz.

Peki, o ekrana bakmadığımız, telefonun sesini duymadığımız o nadir anlarda düşüncelerimiz nereye kaçıyor?

Garip bir şekilde, günün en yaratıcı fikirleri, en saçma anıları ya da uzun süredir unuttuğumuz detaylar hep o ara duraklarda aklımıza düşer. Beynimiz, o zorunlu duraklama anında "görev modundan" çıkıp kendi iç dünyasına dalma fırsatı bulur. Trafik lambasının altındayken hayatın yönünü sorgulayanlar, asansör beklerken aniden çözülemeyen bir sorunla  ilgili çözüm bulanlar hep o kısa aralıklardadır.

Belki de hayat, o koşturarak vardığımız büyük varış noktalarından ibaret değil.  iki iş arasında sıkışıp kalmış, adını bile koymadığımız o ara duraklarda saklı.

Bazen durmak, en az gitmek kadar felsefi bir eylemdir. Ve belki de en çok, o bekleyişin sesini duyabilmeye ihtiyacımız vardır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...