Sadece romantik gondol gezileriyle veya turistik kalabalıklarla anılsa da, Venedik aslında insan zekâsının doğaya karşı kazandığı en büyük ve en inatçı hayatta kalma zaferlerinden biridir. Beşinci yüzyılda anakaradaki istilalardan kaçan yerli halkın, deniz ile karanın kesiştiği sığ bir lagünün ortasındaki minik kumul ve çamur adacıklarına sığınmasıyla başlar hikâye.
Ortada ne sağlam zemin vardır ne de taş; insanlar sürekli hareket eden bu tuzlu su ekosisteminin üzerine milyonlarca ahşap kazık çakarak (çoğu meşe ve kızılağaç, suyun altında havasızlıktan çürümeyerek zamanla taşa dönen kazıklar) yapay bir temel inşa etmiş ve üzerine o muazzam sarayları, bazilikaları kurmuşlardır.
Burayı var eden sadece binalar değil; o binaları birbirine bağlayan, toprağın bittiği yerde başlayan su yollarıdır. Şehir doğrudan suyun içine, adacıkların arasına örülen karmaşık bir kanal ağıyla kurulmuştur. Sokak yerine kanalların, kaldırım yerine suların aktığı bu labirentte; yüzlerce köprü adaları birbirine bağlar.
Sadece bir sığınak değil; Doğu ile Batı arasında köprü kurmuş, denizcilikle yükselmiş, tüccarların, düklerin ve sanatçıların buluşma noktası olmuş tüccar bir cumhuriyettir. Kanal boyunca binaların cephelerindeki Bizans, Gotik ve Rönesans izleri, şehrin yüzyıllar boyunca dünyanın merkezlerinden biri olduğunun kanıtıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder