Bütün o "güne pozitif başla" diyen kişisel gelişim zırvalarına, sosyal medyadaki sahte gülümsemelere bakarsanız, insanın fabrikadan neşeyle ve huzurla çıktığını sanırsınız. Eğer keyifsizseniz, içten gelen o sebepsiz sıkıntıyla oturuyorsanız, sanki sistemde bir bozukluk varmış gibi hemen onarıma çağrılırsınız. Mutsuzluk, modern çağın gözünde gizlenmesi gereken bir suç gibidir.
Peki, insan gerçekten mutlu olmak için mi programlanmıştır, yoksa bu bize dayatılan en büyük yalanlardan biri mi?
Biyolojik olarak da felsefi olarak da insanın zihinsel fabrika ayarı saf bir neşe değildir. Beynimiz sürekli "her şey yolunda mu" diye kontrol etmeye, tehlikeyi, eksikleri ve ters giden şeyleri kaşımaya programlanmıştır. Bir an bile tetikte olmayı bıraksak, hayatın o inceden inceye akıp giden dertleri gelip yakamıza yapışır. Mutluluk dediğimiz şey, doğanın bize ara ara lütfettiği çok kısa süreli molalardır; kalıcı bir adres olamaz.
Schopenhauer’ün dediği gibi, hayat zaten isteklerimizle o can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. İstediğini alırsın, bir süre sonra o da biter ve yine o tanıdık boşluk baş gösterir. Var olmak, zamanın geçerliğini bilmek, her şeyin sonlu olduğunu fark etmek başlı başına ağır bir yüktür zaten.
Oysa bizi asıl yoran, mutsuzluğun kendisi değil; "Acaba bende bir sorun mu var?" diyerek kendimizi hırpalamamızdır. Mutluluğu ulaşılması gereken kalıcı bir ev, mutsuzluğu ise hemen tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak gördüğümüz sürece bu azap bitmez.
Belki de insanı en çok rahatlatacak şey, o sürekli neşeli olma zorunluluğundan vazgeçmektir. İnsanın doğal hali dalgalıdır; bazen neşelidir ama çoğu zaman o içsel huzursuzlukla, o sessiz ağırlıkla dengede durmaya çalışır.
Herkesin sanki hayatı bayrammış gibi yaşamak zorunda olduğu bu dünyada, insanın kendi içindeki o sessiz mutsuzluğu kabul etmesi belki de en büyük özgürlüktür.

Yorumlar
Yorum Gönder