Ana içeriğe atla

İnsanın Doğal Hali Mutsuz Olmak Mıdır?

 




Bütün o "güne pozitif başla" diyen kişisel gelişim zırvalarına, sosyal medyadaki sahte gülümsemelere bakarsanız, insanın fabrikadan neşeyle ve huzurla çıktığını sanırsınız. Eğer keyifsizseniz, içten gelen o sebepsiz sıkıntıyla oturuyorsanız, sanki sistemde bir bozukluk varmış gibi hemen onarıma çağrılırsınız. Mutsuzluk, modern çağın gözünde gizlenmesi gereken bir suç gibidir.

Peki, insan gerçekten mutlu olmak için mi programlanmıştır, yoksa bu bize dayatılan en büyük yalanlardan biri mi?

Biyolojik olarak da felsefi olarak da insanın zihinsel fabrika ayarı saf bir neşe değildir. Beynimiz sürekli "her şey yolunda mu" diye kontrol etmeye, tehlikeyi, eksikleri ve ters giden şeyleri kaşımaya programlanmıştır. Bir an bile tetikte olmayı bıraksak, hayatın o inceden inceye akıp giden dertleri gelip yakamıza yapışır. Mutluluk dediğimiz şey, doğanın bize ara ara lütfettiği çok kısa süreli molalardır; kalıcı bir adres olamaz.

Schopenhauer’ün dediği gibi, hayat zaten isteklerimizle o can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. İstediğini alırsın, bir süre sonra o da biter ve yine o tanıdık boşluk baş gösterir. Var olmak, zamanın geçerliğini bilmek, her şeyin sonlu olduğunu fark etmek başlı başına ağır bir yüktür zaten.

Oysa bizi asıl yoran, mutsuzluğun kendisi değil; "Acaba bende bir sorun mu var?" diyerek kendimizi hırpalamamızdır. Mutluluğu ulaşılması gereken kalıcı bir ev, mutsuzluğu ise hemen tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak gördüğümüz sürece bu azap bitmez.

Belki de insanı en çok rahatlatacak şey, o sürekli neşeli olma zorunluluğundan vazgeçmektir. İnsanın doğal hali dalgalıdır; bazen neşelidir ama çoğu zaman o içsel huzursuzlukla, o sessiz ağırlıkla dengede durmaya çalışır.

Herkesin sanki hayatı bayrammış gibi yaşamak zorunda olduğu bu dünyada, insanın kendi içindeki o sessiz mutsuzluğu kabul etmesi belki de en büyük özgürlüktür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...