Ana içeriğe atla

Robinson Crusoe’dan Yüzyıllar Önce İlk Ada Hikayesi: İbn Tufeyl - Hayy bin Yaçan (Hayy b. Yaqzān)

 




Edebiyatta ıssız ada dendiğinde  1719’da Daniel Defoe’nun kaleme aldığı Robinson Crusoe’ya aklımıza gelir.Edebiyatın kurucularından biri olan bu kitap, günümüz insanlarının doğayla  mücadelesini ve medeniyetin tüm kolaylıklarını, imkanlarını vahşi doğaya taşıma çabasını simgeler. Oysa felsefe tarihi, bu meşhur kitaptan tam altı asır önce, Endülüs’te yazılmış bambaşka bir kitabı hatırlatır: 12. yüzyıl filozofu İbn Tufeyl’in Hayy bin Yaçan’ı.

Bu kitap, Robinson’un çantasındaki alet edevattan, tüfekten ya da günümüz insanının pratik zekasından oldukça uzaktadır. Hikaye, Ekvator çizgisine yakın ıssız bir adada başlar. Hiç insan görmemiş, dil bilmeyen, bir ceylanın sütüyle hayatta kalan bir çocuğun; Hayy b. Yaqzān’ın hikayesidir.

Hayy’ın en çarpıcı yanı, zihninin hiçbir kültürel bilgiyle ya da geleneksel ezbere mağruz kalmamış olmasıdır. Adada toplumsal bir kural veya inanç yoktur. O, sadece bitkilerin döngüsünü, hayvanların hareketlerini  dikkatle izler.

Kırılma noktası, onu emziren ceylanın ölümüyle baş gösterir. Hayy, ölümün ne anlama geldiğini kavrayabilmek için ilkel anatomi denemelerinden birine girişir; ceylanın bedenini inceleyerek organların işleyişini ve yaşamın gizemini sorgular. Sadece gözlem ve akıl yürütmeyle fizik kurallarını ve  gök cisimlerinin hareket düzenini çözer. Gece gökyüzüne baktığında gördüğü kusursuz mekanizma, onu mantıksal olarak "İlk Neden" fikrine, yani bir Yaratıcı’ya ulaştırır. İbn Tufeyl’in burada sorduğu asıl soru kışkırtıcıdır: İnsan, hiçbir peygamber, kutsal kitap veya dışarıdan gelen bir öğreti olmaksızın, yalnızca aklıyla hakikati bulabilir mi?

Hikâyenin ikinci yarısı, insanın medeniyetle imtihanıdır. Yıllar sonra adaya yolu düşen Absal adında bir yabancı, Hayy’a konuşmayı ve insan dünyasını öğretir. Merakla kalabalık bir adaya, insan toplumunun kalbine giden Hayy, gördüğü manzara karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşar. İnsanların hakikatle değil; şekilcilikle, menfaatle ve sığ davranışlarla ilgilendiğini fark eder. Kalabalıkların gerçeği taşıyamayacak kadar hırslı ve kör olduğunu görünce, saf aklın ve içsel huzurun ancak doğada mümkün olduğunu anlayarak kendi adasına geri döner.

Belki de bugün bizim aradığımız da Daniel Defoe’nun adasındaki o hayatta kalma hırsı değil; İbn Tufeyl’in adasındaki o radikal zihinsel arınmadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...

Büyüklere Masallar (1): Simurg ve Kaf Dağı’na Varmanın Bedeli

Çocukken dinlediğimiz masallar bize hep dışarıdan bir kurtarıcının geleceğini fısıldadı. Beyaz atlı bir prens, sihirli bir değnek ya da dağın ardındaki ulu bir sultan... Büyüdüğümüzde ise o dağın ardında bizi bekleyen bir kurtarıcı olmadığını, hayatın kapılarını açacak sihirli bir formül bulunmadığını acı bir şekilde öğrendik. Feridüddin Attâr’ın yüzlerce yıl önce Mantıku't-Tayr eseriyle ölümsüzleştirdiği Simurg efsanesi, tam da bu yanılgıyı yüzümüze çarpan en sert yetişkin masalıdır. Hikaye, dünyadaki tüm kuşların derin bir umutsuzluk ve başsızlık hissiyle savrulduğu bir kaosta başlar. Sığınacak bir liman arayan bu kalabalık, bilge Hüdhüd’ün rehberliğinde bir umuda tutunur: Kaf Dağı'nın ardında, Bilgi Ağacı'nın tepesinde oturan bir sultanımız var, adı Simurg. Bizi o kurtaracak. Modern insanın en büyük trajedisi tam da bu noktada filizlenir. Hayatımızın bir döneminde hepimiz dışarıda bir "Simurg" ararız. Bizi kurtaracak bir figür, hayatımızı anlamlı kılacak bir s...