Ana içeriğe atla

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

 





Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar), Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit.

Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten?

İşte hikaye tam da burada düğümleniyor.

İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek

İnsanlar  uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur oradan yağıyor, şimşek oradan çakıyordu.

Düzlükte yaşayan bu insanlar ne yaptı? Doğanın kendilerine uzakta verdiği o kudretli, tepesinde tanrıların oturduğuna inandıkları dağ formunu kendi elleriyle evlerinin ortasına taşımaya karar verdiler. Dağ onların ayağına gelmiyorsa, onlar da kendi dağlarını kendileri örecekti. Piramitler aslında birer mezar ya da tapınaktan ziyade, coğrafyaya karşı dikilmiş mukaddes yapay dağlardı.

Tanrılarla Kurulan Doğrudan Hat

Bu yapay dağların çok somut bir amacı vardı: Onlar tam anlamıyla birer merdivendi.

Mezopotamya'daki zigguratların isimleri bile "gökle yer arasındaki bağ" anlamına geliyordu. İnanca göre, o devasa yapıların en tepesindeki küçük oda veya platform, tanrının gökten inip ayak basacağı ya da rahibin gökle temas kuracağı en mukaddes noktaydı. Yer ile gök arasındaki bu geçiş kapısının bozulması, kozmik dengenin sarsılması demekti. Göğe dokunma arzusu, insanı o devasa taşları yığmaya mecbur bırakıyordu.

İsteği bulduk, peki bunu nasıl inşa ettiler? Binlerce yıl öncesinde; vinçlerin, çelik konstrüksiyonların olmadığı bir dünyada devasa, yüksek bir yapı dikmek istiyorsan ellerindeki fizik kuralları oldukça sınırlıydı.

Taştan ya da kerpiçten koca bir dağ örmeye kalkıyorsan, tabanı geniş tutmak ve yukarıya çıktıkça daraltmak zorundasın. Eğer düz duvarlarla göğe çıkmaya kalkarsan, yapı kendi ağırlığı altında ezilir ve ilk rüzgarda başına yıkılırdı. Yani piramit formu bir tercih değil, o dönemin teknolojisiyle göğe uzanmanın tek güvenli ve fiziksel olarak mümkün olan yoluydu. Fizik, bütün coğrafyalara aynı çözümü dayattı.

Mısırlılar ile Perulular hiçbir zaman mektuplaşmadı ya da mimari projelerini takas etmedi. Onları buluşturan şey, insan olmanın getirdiği o ortak reflekslerdi: Doğada gördüğü o yüce dağ formunu taklit etme isteği, inancın fiziksel bir kanıtını bırakma arzusu ve yerçekiminin koyduğu sert kurallar.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, insan aynı korkuyu duyduğunda, aynı hayali kurduğunda ve aynı malzemeyle inşa etmeye kalktığında, elleri hep aynı şekle ulaşmış. Piramitler, insanlığın ortak hafızasının taşa ve toprağa kazınmış en net imzasıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...