Ana içeriğe atla

Antik Dünyanın Kutsal Şehri: Hierapolis ve Pamukkale (Denizli-Türkiye)

 




Hierapolis, MÖ 2. yüzyılın başlarında Bergama Kralı II. Eumenes tarafından kurulmuş. Şehrin bu coğrafyada kurulmasının en temel sebebi ise yer altından fışkıran sıcak sular ve yer altı tanrısı Hades’e açıldığına inanılan Plutonion (Cehennem Kapısı) imiş. Yerin derinliklerinden sızan ve havadan ağır olduğu için zeminde biriken yoğun karbondioksit gazı, antik çağda oraya yaklaşan canlıların anında nefessiz kalmasına yol açıyormuş. Bu ürkütücü doğa olayı o dönemde "Hades'in nefesi" olarak yorumlanmış; korku ile saygının birbiriyle kaynaştığı bu gizemli bölge, Bergama Krallığı tarafından hem dini hem de stratejik bir üs olarak seçilerek Yunancada "Kutsal Şehir" anlamına gelen Hierapolis adını almış.

Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle şehrin kaderi de değişmiş. Hades'e duyulan o ilk çağlardaki ilkel korku, Roma döneminde imparatorluk çapında bir termal sağlık ve lüks merkezine dönüşmüş. Romalılar bu kutsal alanı korurken etrafını anıtsal hamamlar, tapınaklar, tiyatrolar ve görkemli caddelerle donatmış; burayı antik dünyanın en büyük sağlık ve idari üslerinden biri haline getirmişler.

Birinci derece deprem kuşağında yer aldığı için tarih boyunca defalarca yıkılan kent, özellikle MS 60 yılındaki büyük depremden sonra  yeniden yapılandırılarak mimari dokusunu daha da zenginleştirmiş. Bizans devrinde Hristiyanlık için kilit bir hac noktasına dönüşmüş; Aziz Philip’in burada öldüğüne inanılması bu kutsallığı perçinlemiş. Selçuklu ve Beylikler döneminde Türk hakimiyetine giren yerleşim, zamanla sessizliğe gömülerek toprak altında kalmış.

Bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde hem kültürel hem de doğal kriterlerle yer almasının asıl sebebi,  kesintisiz ve katman katman yaşayan tarih. Hierapolis, insanlık tarihinin ve doğanın ortak mirası.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...