Ana içeriğe atla

Biz Arkamızı Döndüğümüzde Dünya Ne Yapıyor?

 



Sabah uyanıp mutfağa yürürken kahve fincanının dolapta kaldırdığımız yerde durduğundan şüphe etmeyiz. Odanın kapısını kapatıp çıktığımızda; içerideki sandalyenin, sehpadaki kitabın orada, biz görmesek bile aynı katılıkla var olmaya devam ettiğine yemin edebiliriz. İnsan zihni, dünyanın kendi başına ve bizim bakışımızdan bağımsız olarak tıkır tıkır işlediğine inanmaya programlıdır. Çünkü aksi ihtimal, ayağımızın altındaki zeminin her an buharlaşıp yok olabileceği anlamına gelir, bu günlük akıl sağlığını korumayı imkansız kılar.

Gerçekten öyle mi? Biz arkamızı döndüğümüzde, bakmadığımız o aralıkta evren hâlâ aynı katı halini koruyor mu, yoksa varlığını bizim ona bakmamıza mı borçlu?

Aslında bu soru, laboratuvarlarda yapılan çok basit bir deneyle (ilk kez 19. yüzyılın başlarında Thomas Young’ın ışık dalgalarıyla başlattığı, sonraları elektronlarla derinleştirilen çift yarık deneyi) ilk kez görünür oldu. Deneyde gördüler ki; en temel maddedeki o küçük yapı taşları, siz onları izlemediğiniz, takip etmediğiniz sürece belirli bir noktada durmuyor; dalgalar gibi yayılıyor. Ne zaman ki oraya bir gözlemci giriyor, dalgalar aniden çöküyor ve tek bir "gerçekliğe" sıkışıp kalıyor. Yani madde, sen ona bakmadığın sürece ne yapacağını bilemeyen, baktığın an şekil alan esnek bir kurgu.

Evren, biz ona bakmadığımız sürece asla karar veremeyen, ne tarafı seçeceğini bilemeyen hayaletimsi bir yapı. Biz baktığımız an gerçekliğe bürünen, bakmadığımız an sessizce o ihtimaller denizine geri dönen bir oyun.

Şimdi elinizdeki bardağa ya da duvara tekrar bakın. Emin misiniz orada olduğuna, yoksa siz baktığınız için mi henüz kaybolmadı?

Kuantum serisi (1) yazımıza hoşgeldiniz :)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...