İbn Haldun’un o meşhur "Coğrafya kaderdir" sözü kulağımıza hep bir çaresizlik gibi gelir. Doğduğumuz topraklar, sokaklar, iklimin o sert ya da yumuşak hali sanki ömür boyu üzerimizden çıkaramayacağımız bir giysi gibidir. Peki, insan bu kaderi değiştirmeye kalktığında, doğduğu yerden doyduğu ya da ruhunu bulduğu o yere doğru yola çıktığında ne olur?
Böyle bir adımda coğrafya, artık bir zorunluluk olmaktan çıkar; insanın arayıp bulduğu, kendi elleriyle kurduğu bir sığınağa dönüşür. Aslında her göç, biraz da köklerinle vedalaşma cesaretidir. İnsan doğduğu topraklarda dili, hayatın ritmini, bakış açısını öğrenir; fakat bazen ruh o sınırlara sığmaz.
Başka bir kültüre adım atmak; yeni bir dil öğrenmek, market raflarına yabancı gözlerle bakmak, sokakların kokusunu ezberlemek... İlk başta insanı boşlukta bırakan o yurtsuzluk hali, zamanla ruhu dönüştürür. Artık nerede doğduğundan çok, nerede tamamlandığın önem kazanır. Toprakta yeşeren yeni kökler eskisini silmek için değil, insanın kendi derinliğini fark etmesi içindir.
Çünkü asıl sığınak, harita üzerindeki bir sınır değil; dünyanın neresinde olursan ol, içindeki o sakin limanı bulup çıkarabildiğin yerdir. Coğrafya belki başlangıçtaki oyun planını çizer, ama insanın nereye sığınacağını her zaman kendi adımları belirler.

Yorumlar
Yorum Gönder