Ana içeriğe atla

Gastronomi Serisi (1): Şişedeki Şeytan - Bir "Hata"nın Dünyayı Sarhoş Etme Hikayesi

 



On yedinci yüzyılın sonlarında, Fransa’nın Champagne bölgesindeki Hautvillers Manastırı’nın mahzeninde her sabah korku dolu bir rutinle başlardı. O dönemde Avrupa’da şarap üretiminin, tarımın ve fermantasyonun merkezi fabrikalar değil, kiliseler ve manastırlarca işletilen devasa bağlardı. Mahzenin kiler sorumlusu olan Dom Pierre Pérignon da o nemli ve karanlık taş odalara adım attığında, muhtemelen yine yerdeki kırık camlara ve boşa giden şaraplara bakıp iç çekiyordu.

O dönemin üreticileri için en büyük bela, kuzeyin sert kışlarıydı. Sonbaharda fıçılardan şişelere doldurulan şaraplar soğukta uykuya yatar, havalar ısınmaya başladığında içindeki şeker yeniden mayalanarak gaz üretirdi. O zamanın cam teknolojisi zayıf olduğu için basınca dayanamayan şişeler ardı ardına büyük bir gürültüyle patlardı. Mahzende yürümek adeta mayın tarlasında gezinmek gibiydi. Şarap üreticileri, şişeleri paramparça eden bu görünmez güce anlam veremediği için ona "Şeytanın Şarabı" adını vermişti.

Dom Pérignon’un asıl amacı bu patlamaları durdurmaktı. Tek amacı sakin, pürüzsüz şaraplar üretmek; mahzeni bu lanetli patlamalardan kurtarmaktı. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın o inatçı karbondioksit gazını şişenin içinde tutmayı bir türlü beceremezdi.

Rivayete göre, bir gün patlamaktan son anda kurtulan o köpüklü şişelerden birini açıp merakla tadına baktı. Bozulmuş ekşi bir sirke beklerken, damağında harika, canlı ve iğneleyici ferahlıkla şoke oldu. Tarihe geçtiği söylenen o meşhur cümleyi tam o an mırıldanır: "Çabuk buraya gelin, yıldızları içiyorum!"

İşin aslına bakarsanız, tarihçiler Dom Pérignon’un şampanyayı kazara "icat etmediğini", aksine bu patlamaları engellemek için bütün ömrünü verdiğini söyler. Şişe içi fermantasyonunun kontrol altına alınması yıllar sonra İngilizlerin daha sağlam şişeler üretmesiyle mümkün olmuştur. Ama efsane, gerçeğin o kuru detaylarını siler atar ve bu hatayı bir zarafet anı olarak bırakır.

O gün manastırda "ziyan" olarak görülen o patlak şişeler; bugün modern dünyada kutlama denince akla gelen o köpüklü içecek, aslında mahzende patlayan hatalı şişelerin dünyaya bir armağanıdır. Hayattaki en güzel şeylerin bazen planlarımıza uymayan o büyük kazalardan çıkması da işin en garip ironisidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...