Sesin birden yükseldiği, ellerin istemsizce sıkıldığı o anı bilirsin. Sanki ortada devasa bir şey varmış gibi bir anda patlar. Sonra sinir sönüp geriye sakinlik kaldığında insan kendi kendine "Ben neden bu kadar patladım ki?" diye sorar. Genellikle mesele o an bardaktan taşan son damla değildir; o bardağın günlerdir, hatta aylardır sessizce dolmuş olmasıdır.
Aslında öfke, ruhun imdat frenidir. İçeride bir şeylerin hırpalandığını, sınırların ihlal edildiğini ya da uzun süredir görmezden gelinen şeylerin can yaktığını haber veren gürültülü bir alarmdır. Günlük hayatın koşturmacası içinde idare edilen, sessizce sineye çekilerek yutulan her küçük haksızlık, o görünmez bardağa damla damla düşer. İnsan o an idare ettiğini sanır ama ruh hiçbir şeyi unutmaz; hepsini bir kenara kaydeder.
O yüzden o ani patlamalar çoğu zaman orantısız görünür. Dışarıdan bakan biri için küçük bir detaydır belki ama o an havaya uçan şey, sadece o anın olayı değil; geçmişin, birikenlerin ve zamanında söylenmeyip yutulanların toplamıdır. Patlama anı geldiğinde mantık devre dışı kalır; çünkü biriken yük taşıma kapasitesini çoktan aşmıştır.
Belki de mesele öfkeyi bastırmayı öğrenmekte değil; bardak dolmadan önce o musluğu zamanında açabilmekte. Çünkü zamanında dile gelmeyen her gerçek, gün gelip en gürültülü dille kapıyı çalıyor.

Yorumlar
Yorum Gönder