Diğer bütün canlılar zamanın içinde, sadece "şimdi"de yaşarlar. Onlar için yarın yoktur, dünün pişmanlığı yoktur; sadece anın içgüdüsel akışı ve hayatta kalma çabası vardır. Fakat insan, evrimin bir yerinde "bir gün olmayacağı" gerçeğiyle tanıştı. Ölümün bilincine varan tek canlı olmak, biyolojik bir sonun ötesinde, insanın tüm zihinsel ve kültürel mimarisini değiştiren en büyük kırılma noktasıdır. Peki, yok olacağını bilmek bir insanı ve medeniyeti nasıl inşa eder?
Diğer canlılar varlıklarını sürdürmek ve çoğalmakla sınırlı kusursuz bir döngüdeyken, insan ölümü bildiği andan itibaren zamanı bükmenin yollarını aradı. Çünkü yok oluş gerçeği, bireye taşıyamayacağı kadar ağır bir anlamsızlık hissi verebilirdi. İşte kültür, sanat, mimari, felsefe ve geride bırakılan her türlü kalıcı eser tam da bu boşlukta doğdu. Piramitler, katedraller, tuvale sürülen fırça ya da yazıya dökülen kelimeler... Hepsi, bireyin fiziksel ömrünün sınırlarını aşma, zamana karşı var olma direnişidir. İnsan, öleceğini bildiği için inşa eder; zamanın elinden ancak bu şekilde kurtulabileceğini sezgisel olarak bilir.
Bu arayışın en eski anlatısı, insanlık tarihinin ilk büyük destanı olan Gılgamış'ta karşımıza çıkar. En yakın arkadaşı Enkidu'nun ölümünün ardından sarsılan Gılgamış, ölümün acısıyla yüzleşir ve ölümsüzlüğün sırrını bulmak için yollara düşer. Ancak denizin ötesindeki o uzun yolculuğun sonunda ölümsüzlüğü bitki olarak bulsa da ona sahip olamaz; yılan onu çalar ve Gılgamış elleri boş döner. Uruk şehrinin devasa surlarının önüne geldiğinde ise nihai gerçeği anlar: Tanrılar insanlara ölümü layık görmüştür ancak geride kalan eserler, şehirler ve adlar ölümsüz olabilir. Gılgamış'ın surlara bakıp teselli bulması gibi, insanlık da kendi surlarını inşa ederek ölümlülüğü yenmeye çalışır.
Aslında psikolojik açıdan baktığımızda, günlük hayatımızda koşturduğumuz, kariyer yaptığımız, aile kurduğumuz ya da bir şeyler ürettiğimiz her an, bilinçaltımızdaki o derin ölüm kaygısıyla baş etme biçimimizdir. Ernest Becker'in yıllar önce işaret ettiği gibi, insan ölümün dehşetiyle başa çıkabilmek için "ölümsüzlük projeleri" üretir. Kendi ellerimizle yarattığımız her şey, evrene "ben de buradaydım" demenin en medeni yoludur.
Ölüm bilinci dışarıdan bakıldığında ağır bir lanet gibi görünse de, aslında insanı insan yapan, her anı ve üretilen her eseri değerli kılan en büyük motivasyon kaynağıdır. Zamanın sınırlı olduğunu bilmek, varoluşa anlam katmanın tek anahtarıdır. Ne de olsa hayat, sonu olduğu için bu kadar kıymetlidir.

Yorumlar
Yorum Gönder