İnsanın kendine dair kurduğu en büyük hayaldir "sıfırdan başlamak". Zihnin, yorulduğu veya sıkıştığı bir noktada, bir kâğıdı buruşturup atar gibi geçmişi bir kenara atabileceğine inanması... Tabula rasa yani 'boş levha kavramı, bu hayalin felsefi sığınağıdır. Sanki mekânı değiştirdiğimizde, dili değiştirdiğimizde veya rutini bozduğumuzda, o levhanın üzerindeki tüm yazılar silinecek ve biz bembeyaz bir sayfayla güne uyanacağız.
Ancak levha hiçbir zaman boş değildir. Yaşadığımız her an, her alışkanlık, her travma ve her neşe, o levhanın dokusuna mürekkeple değil, kazınarak işlenmiştir. İnsan, kendi 'özünden o değişmez çekirdekten kaçamaz. Değişim, genellikle dekorun değişmesidir; oysa değişen dekorun önünde duran oyuncu, aynı replikleri okumaya devam eder. İnsanın kendi karakteri, bir mıknatıs gibi, gittiği her yere eski tortularını çeker. "Ben artık başka bir insan olacağım" dediğimiz anlarda bile, aslında sadece o eski insanın yeni bir iklimdeki versiyonunu yaratıyoruz.
Bu yanılgının en çok test edildiği yer ise göçtür. İnsanlar, sadece fiziksel sınırları aşarak zihinsel sınırlarını da aşacaklarını umarlar. Yeni bir ülkede, yeni bir evde, belki daha düzenli bir düzende, "eski ben"den kurtulabileceklerini sanırlar. Oysa göç, özü değiştirmez; sadece özün o ana kadar sahip olduğu 'konfor alanını sarsar. Göç eden kişi, aslında gittiği yere yeni bir kimlik götürmez; bavulunun en dibine kaçmaya çalıştığı o 'değişmez özü' de tıkıştırmıştır. Göç, bir arınma değil; insanın, değişmez olduğunu anladığı o 'özle, en yabancı olduğu coğrafyada yüzleşme deneyimidir.
Belki de asıl mesele, değişimin mümkün olup olmadığını sorgulamak değil, değişemeyeceğimizi kabullenmenin getirdiği o tuhaf ferahlıktır. İnsan, “sıfırdan başlayamayacağını” anladığı an, o devasa “kendini yenileme” yükünden de kurtulur. Belki de marifet, o levhayı boşaltmaya çalışmak değil, üzerine kazınmış olanlarla barışık bir şekilde yaşamayı öğrenmektir. Hayat her yerde aynıdır, çünkü yaşayan bizleriz...

Yorumlar
Yorum Gönder