Ana içeriğe atla

Sıfırdan Başlamak Üzerine Bir İllüzyon: Tabula Rasa

 



  
İnsanın kendine dair kurduğu en büyük hayaldir "sıfırdan başlamak". Zihnin, yorulduğu veya sıkıştığı bir noktada, bir kâğıdı buruşturup atar gibi geçmişi bir kenara atabileceğine inanması... Tabula rasa yani 'boş levha kavramı, bu hayalin felsefi sığınağıdır. Sanki mekânı değiştirdiğimizde, dili değiştirdiğimizde veya rutini bozduğumuzda, o levhanın üzerindeki tüm yazılar silinecek ve biz bembeyaz bir sayfayla güne uyanacağız.

Ancak levha hiçbir zaman boş değildir. Yaşadığımız her an, her alışkanlık, her travma ve her neşe, o levhanın dokusuna mürekkeple değil, kazınarak işlenmiştir. İnsan, kendi 'özünden o değişmez çekirdekten kaçamaz. Değişim, genellikle dekorun değişmesidir; oysa değişen dekorun önünde duran oyuncu, aynı replikleri okumaya devam eder. İnsanın kendi karakteri, bir mıknatıs gibi, gittiği her yere eski tortularını çeker. "Ben artık başka bir insan olacağım" dediğimiz anlarda bile, aslında sadece o eski insanın yeni bir iklimdeki versiyonunu yaratıyoruz.

Bu yanılgının en çok test edildiği yer ise göçtür. İnsanlar, sadece fiziksel sınırları aşarak zihinsel sınırlarını da aşacaklarını umarlar. Yeni bir ülkede, yeni bir evde, belki daha düzenli bir düzende, "eski ben"den kurtulabileceklerini sanırlar. Oysa göç, özü değiştirmez; sadece özün o ana kadar sahip olduğu 'konfor alanını sarsar. Göç eden kişi, aslında gittiği yere yeni bir kimlik götürmez; bavulunun en dibine kaçmaya çalıştığı o 'değişmez özü' de tıkıştırmıştır. Göç, bir arınma değil; insanın, değişmez olduğunu anladığı o 'özle, en yabancı olduğu coğrafyada yüzleşme deneyimidir.

Belki de asıl mesele, değişimin mümkün olup olmadığını sorgulamak değil, değişemeyeceğimizi kabullenmenin getirdiği o tuhaf ferahlıktır. İnsan, “sıfırdan başlayamayacağını” anladığı an, o devasa “kendini yenileme” yükünden de kurtulur. Belki de marifet, o levhayı boşaltmaya çalışmak değil, üzerine kazınmış olanlarla barışık bir şekilde yaşamayı öğrenmektir. Hayat her yerde aynıdır, çünkü yaşayan bizleriz...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...