Ana içeriğe atla

Ayı Wojtek

 


1942 yılında İran’ın Hemedan kentinde, annesi avcılar tarafından öldürülmüş küçük bir bozayı yavrusu bulundu. Bölgeden geçmekte olan Polonyalı askerler bu yavruyu sahiplendiler ve ona Lehçe'de "mutlu savaşçı" veya "güzel savaşçı" anlamına gelen Wojtek adını verdiler. Askerler onu biberonla, yoğunlaştırılmış süt ve bal vererek büyüttüler. Kısa sürede birliğin bir parçası haline geldi.

Wojtek zamanla kamptaki diğer askerlerin davranışlarını öğrendi. Çadırda onlarla birlikte uyur, onlarla güreşir, hatta erzak olarak verilen sigaraları çiğner ve akşamları bira içerdi. Soğuk gecelerde askerlere sarılarak onları ısıttığı da bilinirdi.

1944 yılında Polonya 2. Kolordusu, İtalya’daki kritik Monte Cassino Muharebesi'ne katılmak üzere yola çıktı. İngiliz limanlarında askeri gemilere sivil hayvanların binmesinin yasak olması nedeniyle bir sorun yaşandı. Bunun üzerine Polonyalı komutanlar pratik bir çözüm buldu: Wojtek'i resmi olarak orduya kaydettiler.

Onbaşı Wojtek adını alan ayının bir sicil numarası, rütbesi ve maaşı oldu. Savaş sırasında cephe gerisinde mühimmat taşıma görevini üstlendi. Top mermisi sandıklarını hiç zorlanmadan, patlama seslerinden korkmadan taşıyarak askerlere lojistik destek sağladı. Savaşın ardından anısına pek çok madalya basıldı.
Savaş bittikten sonra Polonyalı birlikler terhis edildiğinde, Wojtek'in güvenli bir yere yerleştirilmesi gerekiyordu. 1947 yılında İskoçya’daki Edinburgh Hayvanat Bahçesi'ne gönderildi.

Hayvanat bahçesindeki ilk yıllarında eski dostlarını ve Lehçe komutları aradı. Ziyaretine gelen eski Polonyalı askerlerin sesini duyduğunda parmaklıklara yaklaşır, en sevdiği şey olan sigara ve birayı isterdi. 1963 yılında hayata gözlerini yuman Wojtek, bugün Polonya'da, İskoçya'da ve dünyanın farklı noktalarındaki heykelleriyle hatırlanmaktadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...