Bazen insan, yaşadığı çağın dar gelen kalıplarına sığamaz. Mevlana Celaleddin Rumi' de öyle biriydi. 13. yüzyılda Belh'te başlayıp Anadolu'da, Konya'ya uzanan o uzun göç, haritada bir yer değiştirmeden ibaret değildir. Babası Bahaeddin Veled’in yanında, medreselerin o katı, ezberci ve kuralcı disipliniyle yetişmiş bir alimdi o. Fakat hayat, onun önüne başka bir defter açtı.
O defterin adı Şems’ti. Konya’da kesişen o yolculuk, kitaplarda yazan bilgilerin ötesine geçen bir sarsıntı yarattı. Şems’in aynasında kendi içindeki boşluğu ve hakikati gören Mevlana, o günden sonra sadece bir medrese hocası olmadı. Kaleme sarılan, neyin nefesinde kâinatın sızısını duyan, semada kendi eksenini bulan bir dervişe dönüştü. Şems’teki o kayıp ve arayış, onu dünyanın en büyük mısralarını yazmaya itti.
Onu büyük yapan şey, zıtlıkları aynı noktada buluşturabilmesiydi. Bir yandan aklın inceliklerini bilecek kadar ilim sahibi, diğer yandan "Ne olursan ol, yine gel" diyerek kapıyı herkese ardına kadar aralayacak kadar engin bir merhamete sahipti. İnsanın içindeki karanlığı da ışığı da çok iyi biliyordu. Ona göre insan, hafife alınacak bir varlık değildi; aşksız geçen her nefes, ömrün ziyan edilmesi demekti.
Bugün dilden, dinden, sınırdan bağımsız olarak hâlâ milyonların kalbine dokunan bir nefes. Bir insanın "buradayım, acı çekiyorum ve seviyorum" diyebilme cesareti asırlar ötesinden bugüne kalır.Mevlana Celaleddin Rumi, tam da bu cesaretin adıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder