Daha iyi bir hayat yaşamak istiyoruz. Daha çok çalışıyor, daha fazla kazanıyor, kendimize daha iyi koşullar yaratmaya uğraşıyoruz. Bir gün bütün bunları yoluna koyduğumuzda nihayet rahatlayacağımızı, kendimize zaman ayırabileceğimizi, hayatın tadını çıkarabileceğimizi düşünüyoruz. Ama o gün geldiğinde çoğu zaman önümüzde yeni hedefler beliriyor. Bir türlü tamamlanmayan bir hazırlığın içinde, yaşamayı ne zaman ertelediğimizi fark etmeden ilerliyoruz.
Oysa hayat, bütün işlerimizi bitirdiğimizde başlayacak bir şey değil. İşler hiçbir zaman bütünüyle bitmiyor zaten. Birinin ardından diğeri geliyor; bir dileğimiz gerçekleşirken başka bir istek beliriyor. Böylece yıllar geçiyor ve biz hâlâ daha iyi yaşayabilmek için bir şeyleri tamamlamaya çalışıyoruz.
Aslında nasıl daha iyi bir hayat kuracağımızdan önce, iyi bir hayatın bizim için ne anlama geldiğini düşünmeliyiz.
Fransızların art de vivre dedikleri yaşam sanatı, bu soruyu akla getiren kavramlardan biri. İyi yemekler, güzel sofralar, küçük kafeler, uzun sohbetler ve gündelik hayatın tadını çıkarmak… Fakat iyi yaşamak yalnızca bunlara sahip olmaksa, bu kez de güzel bir hayatın peşinde yeni bir tüketim listesi hazırlamış oluruz.
Belki biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Atina'da bir bahçeye, insanın mutluluğu üzerine düşünen bir filozofa ve onun kolayca unutulan sorusuna: Gerçekten neye ihtiyacımız var?
MÖ 306 yılı civarında Epikuros, Atina'da bir ev ve bahçe edinerek kendi felsefe okulunu kurdu. Sonradan yalnızca bir mekânın adı olmaktan çıkıp onun felsefesini de temsil edecek olan bu bahçe, büyük bir servetin ya da gösterişli bir hayatın simgesi değildi. Epikuros ve çevresindekiler burada felsefe yapıyor, dostluk kuruyor ve nasıl yaşamak gerektiği üzerine düşünüyorlardı.
Epikuros için felsefe, yalnızca soyut kavramlarla uğraşmak değildi. İnsanın korkularını ve kaygılarını anlamasına, hayatını daha huzurlu sürdürmesine yardımcı olmalıydı. Bir düşünce, gündelik hayatımızda hiçbir şeyi değiştirmiyorsa ne işe yarardı?
Onun için mutluluk, ulaşılması gereken görkemli bir hedef olmaktan çok, insanın hayatıyla kurduğu ilişkinin niteliğiyle ilgiliydi. İnsan neye ihtiyaç duyduğunu, hangi arzularının peşinden gitmeye değer olduğunu ve kendisini gereksiz yere neyin huzursuz ettiğini öğrenebilirdi.
Bugün de çoğu zaman ne istediğimizi biliyoruz ama neden istediğimizi pek düşünmüyoruz. Daha iyi bir ev, daha çok para, daha güzel kıyafetler, daha fazla seyahat, daha geniş bir çevre… Bunların her biri hayatımıza bir şey katabilir. Fakat hepsine sahip olduğumuzda mutlaka mutlu olacağımızı nereden biliyoruz?
Epikuros'un sorusu, sahip olduklarımızı küçümsemek değil, mutluluğumuzu sürekli yeni koşullara bağlayıp bağlamadığımızı anlamakla ilgiliydi.
Bahçenin anlamı da burada saklıydı. İnsanların kendilerini başkalarına kanıtlamak zorunda olmadıkları, dostluğa ve düşünceye zaman ayırabildikleri, iyi bir hayatın ne olduğunu birlikte sorgulayabildikleri bir yer…
Belki de insanın ara sıra kendi bahçesine çekilmesi gerekiyor. Dünyadan bütünüyle kaçmak için değil, dünyanın bizden ne istediğiyle bizim gerçekten ne istediğimizi birbirinden ayırabilmek için.
Epikuros'un adı bugün bile zaman zaman sınırsız zevk, gösterişli ziyafetler ve ölçüsüz hazlarla birlikte anılıyor. Oysa onun mutluluk anlayışı, her isteğin peşinden gitmekten oldukça farklıydı.
Epikuros'a göre haz, iyi yaşamın temeliydi. Ancak her haz aynı değerde değildi. Bazı hazlar ardından daha büyük sıkıntılar getirebilir, bazı istekleri gerçekleştirmek için ödediğimiz bedel elde ettiğimiz şeyden daha ağır olabilirdi. Bu nedenle arzularımızı tanımak ve aralarında ayrım yapmak önemliydi.
Uzun zamandır istediğimiz bir şeyi satın aldığımızı düşünelim. İlk günlerde gözümüz başka bir şey görmez. Bir süre sonra aldığımız şey hayatımızın sıradan bir parçasına dönüşür. Ardından başka bir şey isteriz. Daha yenisi, daha iyisi, daha güzeli…
Bunun sonu gelmeyebilir. Çünkü bazen istediğimiz şeyin kendisinden çok, ona sahip olduğumuzda hissedeceğimizi düşündüğümüz duygunun peşindeyizdir. O duygu zamanla azalır; biz de aynı heyecanı yeniden yaşamak için başka bir hedef belirleriz.
Epikuros, arzuları genel olarak doğal ve zorunlu olanlar, doğal ama zorunlu olmayanlar ve boş ya da temelsiz arzular şeklinde ayırıyordu. Yemek, su ve barınma gibi ihtiyaçlar ilk grupta düşünülebilir. Güzel yemekler gibi zevkler doğal olmakla birlikte zorunlu olmayabilir. Sınırsız zenginlik, şöhret ve güç arayışıysa insanı sonu gelmeyen bir isteğin içine sürükleyebilir.
Buradan çıkarılacak sonuç, güzel şeylerden vazgeçmemiz gerektiği değil. Asıl mesele, bir zevkin tadını çıkarmakla o zevk olmadan mutlu olamayacağımıza inanmak arasındaki farktır.
İyi bir yemek yemek güzeldir. Ama yalnızca pahalı restoranlarda yemek yiyebildiğimizde hayatımızı güzel sayıyorsak, mutluluğumuzu oldukça dar bir alana hapsetmişiz demektir. Seyahat etmek insana yeni dünyalar açabilir. Fakat seyahat edemediğimiz zaman hayatımızı yaşanmamış saymak, başka bir meseledir.
Bir şeyi istemekle ona muhtaç olmak arasında ince bir çizgi var. İstediğimiz şey hayatımıza renk katabilir; ona muhtaç olduğumuzu düşündüğümüzdeyse hayatımızın rengini belirleme gücünü ona vermiş oluruz.
Bazen özgürlük, istediğimiz her şeye sahip olmak değil, sahip olmadığımız şeyler yüzünden kendimizi sürekli eksik hissetmemektir.
Epikuros'un sade yiyeceklerden hoşlandığına ilişkin anlatılar, onun haz anlayışını anlamak bakımından ilginçtir. Mesele bir filozofun ne yediğinden çok, neden azla yetinmenin de insana zevk verebileceğini düşünmesidir.
Bir parça ekmek, biraz peynir, su ve dostların eşlik ettiği bir öğün… Bunları özel kılan şey, sofranın pahalı ya da gösterişli olması değildir. İnsan, ihtiyacını karşıladığı ve yemeğinden keyif aldığı zaman, daha fazlasına sahip olmadığı için mutlaka bir eksiklik hissetmek zorunda değildir. Küçük zevklerden tat alabilmek, insanı daha büyük zevklere bağımlı olmaktan koruyabilir.
Uzun zamandır görmediğimiz bir dostla içtiğimiz kahve, bazen pahalı bir akşam yemeğinden daha çok aklımızda kalır. Evdeki malzemelerle hazırladığımız basit bir yemek, hiç beklemediğimiz kadar keyifli olabilir. Bir kitabın içinde rastladığımız cümle, bütün günümüzü değiştirebilir.
Bunların hiçbirinin olağanüstü olması gerekmiyor. Belki de güzellikleri, tam olarak bu sıradanlıklarında.
Epikuros için dostluk da iyi yaşamın temel unsurlarından biriydi. Dostluk, yalnızca boş zamanları değerlendirmek ya da eğlenmek için kurulan bir ilişki değildi; güvenli ve huzurlu bir hayatın önemli bir parçasıydı.
Dost dediğimiz insanın yanında sürekli kendimizi kanıtlamamız gerekmez. Her zaman başarılı, neşeli, güçlü ya da ilginç görünmek zorunda olmayız. Bazen anlatacak çok şeyimiz olur, bazen de yalnızca oturup kahvemizi içeriz. İlişkinin değerini, birlikte yaptığımız şeylerin gösterişi değil, birbirimizin hayatında nasıl bir yer tuttuğumuz belirler.
Güzel bir hayatı tek başımıza kuramayız. Kendi kararlarımızı vermek ve ayaklarımız üzerinde durmak önemlidir. Fakat insanın güvenebileceği, sevincini paylaşabileceği, zor zamanlarında yanında bulabileceği insanlara da ihtiyacı vardır.
Bir bahçenin güzelliği yalnızca içindeki ağaçlardan gelmez. Orada kiminle oturduğumuz da önemlidir.
Fransızların yaşam sanatı denildiğinde aklımıza çoğu zaman küçük kafeler, pazar alışverişleri, iyi ekmek, peynir, kahve, uzun yemekler ve sohbetler geliyor. Bu görüntünün bir bölümü kültürel alışkanlıklara, bir bölümü de Fransa hakkında oluşturduğumuz romantik düşüncelere dayanıyor. Her Fransızın aynı hayatı yaşadığını düşünmek elbette mümkün değil. Üstelik art de vivre, tek bir felsefi öğretinin adı değil; farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde yorumlanabilen geniş bir yaşam anlayışı.
Yine de bu kavramın çağrıştırdığı bir düşünce var: Hayat yalnızca ulaşılması gereken hedeflerden oluşmuyor.
Bir öğle yemeği, aradan çıkarılması gereken bir ihtiyaç olmaktan çıkabilir. Bir kahve, başka bir işin yanında tüketilen bir içecek olmak yerine günün kendine ait bir anına dönüşebilir. Pazar alışverişi, yalnızca eksikleri tamamlamak değil, mevsiminde yetişen ürünleri keşfetmek ve yemek hazırlamanın kendisinden zevk almak anlamına gelebilir.
Burada Epikuros'la Fransız yaşam anlayışı arasında doğrudan bir tarihsel bağ kurmaya gerek yok. İkisi farklı zamanların ve farklı koşulların ürünü. Fakat aynı sorunun etrafında buluşabilirler: Hayattan zevk almak için daha fazlasına mı ihtiyacımız var, yoksa hayatımızda bulunan şeylerle kurduğumuz ilişkiyi mi değiştirmeliyiz?
İyi yemek yemek, bir sofrayı özenle hazırlamak, güzel bir mekânda oturmak elbette yaşamın zevklerinden. Ancak bunları bir yaşam tarzının pahalı aksesuarlarına dönüştürdüğümüzde, iyi yaşamak bir kez daha ulaşılması gereken bir statüye dönüşebilir.
Yaşam sanatının sırrı, her şeyi güzelleştirmek için para harcamakta değil; güzelliği fark edebileceğimiz bir dikkat geliştirmekte olabilir.
Bu dikkat bazen yemeğin tadında, bazen bir sohbetin içinde, bazen de hiçbir şey yapmadan oturduğumuz bir öğleden sonra kendini gösterir. Önemli olan her anı özel bir deneyime dönüştürmek değildir. Zaten her anı özel kılmaya çalışmak da başlı başına yorucu bir işe dönüşebilir.
Bazen sıradan bir günün sıradanlığına izin vermek de iyi yaşamın parçasıdır.
Hepimizin ertelenmiş bir hayatı var sanki. Şu iş bitsin, biraz para biriktireyim, çocuklar büyüsün, emekli olayım, evimi değiştireyim, şu zor dönem geçsin… Sonra kendime vakit ayıracağım. Daha çok okuyacağım, daha çok gezeceğim, dostlarımla daha fazla görüşeceğim.
Bazen bunlar gerçekten gerekli koşullardır. İnsan ekonomik zorlukların, bakım sorumluluklarının ya da ağır çalışma şartlarının ortasında istediği gibi yaşayamayabilir. İyi yaşamak yalnızca bir düşünce meselesi değildir; maddi koşulların ve sahip olduğumuz imkânların da bunda payı vardır. Bu yüzden herkese aynı reçeteyi vermek ya da insanlara koşullarından bağımsız olarak mutlu olmalarını söylemek haksızlık olur.
Fakat değiştirebileceğimiz koşullarla değişmesini beklediğimiz her şey arasında da bir ayrım var.
Bazen bir şeylerin yoluna girmesini beklemek zorundayız. Bazen de beklemeyi alışkanlık hâline getiriyoruz. Hayatımızın bir gün başlayacağına inanırken bugünü yalnızca o güne ulaşmak için kullanıyoruz.
Epikuros'un düşüncesi burada yeniden anlam kazanıyor. İnsanın arzularını tanıması, mutluluğunu sonsuz sayıda koşula bağlamaması ve huzurunu bozan korkularla yüzleşmesi, iyi hayatın önemli parçalarıydı.
Belki de kendimize sorabileceğimiz en basit soru şu: Şu anda sahip olduklarımın içinde bana iyi gelen ne var?
Bu soru, daha iyisini istememize engel olmaz. Daha iyi bir ev istemeye, yeni bir şey öğrenmeye, başka bir ülkeye taşınmaya ya da hayatımızı değiştirmeye devam edebiliriz. Fakat bütün bunları yaparken bugünün de yaşanmaya değer bir gün olduğunu unutmayabiliriz.
İyi yaşamak, her şeyin yolunda olduğu bir hayat kurmak değildir. Bazen her şey yolunda değilken de hayatla bağımızı koruyabilmektir.
Epikuros'un Bahçesi'nden geriye yalnızca eski bir felsefe okulunun hikâyesi kalmadı. Onun arzular, dostluk, haz ve huzur üzerine düşünceleri, bugün de kendi hayatımızı sorgulamak için bir başlangıç sunuyor.
Ne kadarına gerçekten ihtiyacımız var? Bizi mutlu edeceğini düşündüğümüz şeylerin peşinden giderken nelerden vazgeçiyoruz? Dostluklarımıza, dinlenmeye ve hiçbir işe yaraması gerekmeyen küçük zevklere hayatımızda ne kadar yer ayırıyoruz?
Bunların cevabını bir filozofun kitabında bulup hayatımıza doğrudan uygulayamayız. Herkesin koşulları ve ihtiyaçları farklı. Bir insanın kolayca vazgeçebildiği bir şey, başkası için temel bir ihtiyaç olabilir. Sade yaşamak da herkesin aynı ölçüde özgürce seçebileceği bir imkân değildir.
Ama kendi koşullarımız içinde neyi değiştirebileceğimizi düşünmek mümkün.
Belki uzun zamandır aramadığımız bir dostumuzu ararız. Belki güzel bir yemek hazırlamak için özel bir günü beklemeyiz. Belki almak istediğimiz bir şeyin bize gerçekten gerekli olup olmadığını düşünürüz. Belki de kendimize ayırdığımız bir saati, o sırada başka bir iş yapmadığımız için suçluluk duymadan geçiririz.
Bunlar hayatı bir anda değiştirmeyecek. Zaten mesele de bu değil.
İyi yaşamanın sonunda elimizde büyük bir mutluluk formülü bulunmuyor. Belki daha iyi bir soru var: Hayatımızı güzelleştirmek için sürekli bir şeyler eklerken, zaten orada bulunan güzellikleri ne kadar fark ediyoruz?
İyi yaşamak, her günümüzün güzel geçmesi ya da her istediğimize sahip olmak değildir. Bazen neyin peşinden gitmeye değer olduğunu, neyin bizi gereksiz yere yorduğunu ve hangi küçük şeylerin hayatımızı gerçekten zenginleştirdiğini öğrenmektir.
Epikuros'un Bahçesi'nde hayatın bütün sorunları çözülmüş değildi. Ama orada, iyi bir hayat üzerine düşünmenin kendisi de hayatın dışında bırakılmıyordu.
Belki bizim de biraz buna ihtiyacımız var. Her şey bittikten sonra başlayacak bir hayat beklemek yerine, henüz devam eden hayatın içinde kendimize küçük bir bahçe kurmaya.
Bir masa, sevdiğimiz bir kitap, güzel bir kahve, dostlarımızla paylaştığımız bir yemek ya da kimseye açıklamak zorunda olmadığımız bir mutluluk anı…
Belki de yaşam sanatı, daha fazlasına sahip olmakla değil, neyin bize gerçekten iyi geldiğini öğrenmekle başlar.

Yorumlar
Yorum Gönder