Ana içeriğe atla

Kadın Olmanın Hâlleri (1): Kadın Dediğin…

 


Bu cümleyi tamamlamak için pek düşünmemiz gerekmiyor. Kadın dediğin zarif olur, fedakâr olur, anaç olur, güzel olur. Çok konuşmaz ama gerektiğinde akıllıca konuşur. Hem güçlüdür hem yumuşak başlı. Hem kendi ayakları üzerinde durur hem de bir erkeğe ihtiyaç duyar. Yaşı ilerledikçe kendine daha iyi bakmalı, gençliğini korumalı ama güzelliğiyle fazla da uğraşmamalıdır. Bir gün anne olacaksa anneliğe, evlenecekse evliliğe, çalışacaksa işine; bütün bunları yaparken de ailesine gereken özeni göstermelidir.

Kadın dediğin, nedense herkesin hakkında bir fikri olan ama kendisinin ne düşündüğünü sormaya pek gerek duyulmayan kişidir.

Elbette bütün kadınlar aynı hayatı yaşamaz, bütün toplumlar aynı beklentilere sahip değildir. Fakat kadınlık üzerine üretilen kalıpların ne kadar yaygın olduğunu görmek için uzağa gitmeye gerek yok. Bazen bir aile sohbetinde, bazen bir televizyon programında, bazen bir iş görüşmesinde, bazen de hiç tanımadığımız birinin ağzından çıkan birkaç kelimede karşımıza çıkarlar. Üstelik çoğu zaman kötü niyetle söylenmezler. Hatta söyleyen kişi, kadının iyiliğini düşündüğünden emin olabilir. Ama iyi niyetle söylenmiş olması, bir beklentinin insanın hayatını sınırlayamayacağı anlamına gelmez.

Peki, kadın dediğimizde aklımıza gelen bu özellikler nereden geliyor? Kadınlar gerçekten böyle oldukları için mi bu tanımlara yerleştiriliyor, yoksa bu tanımlar tekrarlandıkça kadınlardan böyle olmaları mı bekleniyor?

Fransız düşünür Simone de Beauvoir, 1949 yılında yayımlanan İkinci Cins adlı eserinde bugün de tartışılan şu cümleyi kurar: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Bu cümleyi yalnızca biyolojik cinsiyet üzerine söylenmiş bir söz olarak okumak, Beauvoir'ın asıl tartışmasını kaçırmak olur. Mesele, kadınların bedenlerinden ibaret olmadığı; kadınlıkla ilişkilendirilen davranışların, rollerin ve beklentilerin de toplumsal koşullar içinde şekillendiğidir. Bir kız çocuğuna daha küçük yaşlarda öğretilenlerle bir erkek çocuğuna öğretilenler her zaman aynı değildir. Birine dikkatli olması, kendini koruması ve başkalarını düşünmesi söylenirken diğerine cesur olması, girişimde bulunması ve kendini göstermesi daha kolay yakıştırılabilir.

Bunlar elbette her ailede aynı biçimde yaşanmaz. Fakat tekrarlandıklarında çocukların kendileri hakkında kurdukları düşünceleri etkileyebilirler. İnsan zamanla yalnızca ne yapabileceğini değil, ne yapmasının kendisine yakışacağını da düşünmeye başlar. Belki de toplumsal beklentilerin en güçlü yanı budur: Bir süre sonra dışarıdan gelen bir talimat gibi duyulmazlar. İnsan, kendi isteği sandığı şeyin nereden geldiğini sorgulamadan yaşamaya devam edebilir.

Burada önemli bir soru var: Bir kadın, kendisinden beklenenleri gerçekten istediği için mi yapıyor, yoksa bunların dışına çıktığında karşılaşacağı tepkiyi bildiği için mi?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Üstelik geleneksel bir hayatı seçmek, kendi kararlarını verememek anlamına gelmediği gibi, alışılmışın dışında yaşamak da tek başına özgür olduğumuzu kanıtlamaz. Mesele hangi hayatın daha doğru olduğu değil, insanın kendi hayatına ne ölçüde karar verebildiğidir.

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda adlı eserinde kadınların yazabilmesi ve üretebilmesi için kendilerine ait bir odaya ve ekonomik bağımsızlığa ihtiyaç duyduklarını anlatır. Woolf'un sözünü ettiği oda yalnızca fiziksel bir mekân değildir. Kişinin düşünmek, çalışmak, üretmek ve başkalarının ihtiyaçlarından bağımsız olarak kendisiyle ilgilenmek için sahip olması gereken alanı da temsil eder.

Bugün bu düşünceyi yalnızca yazarlık üzerinden değerlendirmek zorunda değiliz. Kendi hayatını kurmak isteyen bir insanın zamana, gelire, eğitime, güvenliğe ve kişisel alana ihtiyacı vardır. Bunlar olmadığında özgürlük, kâğıt üzerinde var olan ama hayata geçirilmesi zor bir imkâna dönüşebilir.

Bir kadının çalışması, kendi parasını kazanması, yalnız yaşaması ya da kendi kararlarını vermesi hâlâ bazı çevrelerde açıklama gerektiren tercihler olarak görülebilir. Aynı şekilde evlenmek, çocuk sahibi olmak veya ailesine zaman ayırmak da bir kadının özgür olmadığı anlamına gelmez. Önemli olan, seçimin gerçekten ona ait olup olmadığıdır.

Çünkü özgürlük yalnızca bir şey yapabilmek değildir; yapmamayı seçebilmek de özgürlüğün parçasıdır. Evlenmek istememek, çocuk sahibi olmamayı tercih etmek, kariyerini önceliklendirmek ya da sakin bir hayat sürmek… Bunların her biri kişisel bir tercih olabilir. Bir kadının bu tercihlerinden dolayı kendisini savunmak zorunda bırakılması ise başka bir meseledir.

Kadınların hayatları hakkında neden bu kadar çok açıklama yapmaları bekleniyor? Bir kadın evlenmediğinde neden gerekçesi merak ediliyor, çocuk istemediğinde neden fikrinin değişeceği söyleniyor, yaşlandığında neden görünüşü üzerinden değerlendiriliyor? Bir erkek için sıradan kabul edilen bazı seçimler, kadın söz konusu olduğunda neden uzun tartışmaların konusu hâline gelebiliyor?

Bu soruların yanıtlarını yalnızca bireysel önyargılarda değil, tarih boyunca oluşmuş toplumsal rollerde de aramak gerekir.

Kadınlardan söz ederken bazen farkında olmadan başka bir kalıp daha oluşturuyoruz: Kadınları hep aynı şeyleri yaşayan, aynı şeyleri isteyen, aynı sorunlarla karşılaşan tek bir topluluk gibi ele alıyoruz.

Oysa bir kadının hayatını yalnızca kadın olması açıklamaz. İçinde büyüdüğü aile, ekonomik koşulları, yaşadığı yer, eğitimi, kişisel deneyimleri ve sahip olduğu imkânlar da hayatını biçimlendirir. Bir kadın için özgürlük ekonomik bağımsızlık anlamına gelirken bir başkası için kendi kararlarının ailesi tarafından kabul edilmesi olabilir. Birinin mücadele ettiği şey görünüşüne ilişkin beklentilerken diğerinin öncelikli meselesi güvenli bir yaşam kurabilmektir.

Kadınların deneyimlerini tek bir hikâyeye sığdırmaya çalıştığımızda bu farklılıkları gözden kaçırırız. Onları yalnızca mağduriyetleri üzerinden tanımlamak da aynı ölçüde eksik kalır. Kadınlar sadece kendilerine çizilen sınırlarla mücadele etmezler. Merak eder, üretir, rekabet eder, hata yapar, fikir değiştirir; bazen cesur davranır, bazen korkar, bazen başkalarını hayal kırıklığına uğratırlar. Her zaman fedakâr, güçlü, anlayışlı ya da örnek olmak zorunda değillerdir. İnsan olmanın bütün çelişkileri kadınların hayatında da vardır.

Belki de kadınları anlamaya çalışmak, onlardan yeni bir ideal yaratmaktan vazgeçmekle başlar. Kadınların güçlü olması gerektiğini söylemek bile, her zaman güçlü olmak zorunda bırakıldıklarında başka bir beklentiye dönüşebilir. Özgür olmalarını savunurken onlara nasıl özgür yaşamaları gerektiğini dikte etmek de aynı çelişkiyi yeniden üretir.

Kadınları belirli özelliklere sahip oldukları için değerli bulmak yerine, farklı özelliklere sahip olabileceklerini kabul etmek gerekmez mi?

Başlangıçtaki cümleye geri dönelim.

Kadın dediğin…

Belki bu cümleyi tamamlamaya çalışmak yerine, neden tamamlamak istediğimizi sormalıyız. Neden kadınların nasıl olması gerektiğine dair bir tanıma bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Bir insanı anlamak için onu bir kalıba yerleştirmemiz mi gerekiyor? Bir kadın, kendisi hakkında verilmiş tanımlardan hiçbirine uymadığında ne oluyor?

Simone de Beauvoir'ın yıllar önce açtığı tartışma, bugün hâlâ üzerinde düşünmeye değer. Çünkü toplumsal roller değişse bile beklentiler ortadan kalkmayabiliyor; yalnızca biçim değiştiriyorlar. Dün iyi bir eş ve anne olmak üzerinden tanımlanan kadın, bugün hem kusursuz bir çalışan hem iyi bir anne hem bakımlı hem başarılı hem bağımsız hem de bütün bunları zahmetsizce başaran biri olması gerektiği düşüncesiyle karşılaşabiliyor.

Bu kez eski beklentilerin yanına yenileri ekleniyor. Kadının hayatı genişlemek yerine, yerine getirmesi gereken görevlerin listesi uzayabiliyor.

Belki de asıl mesele, kadınlığın doğru tanımını bulmak değil. Kadınların kendileri hakkında düşünürken, seçim yaparken ve hayatlarını kurarken bu tanımların dışında da bir alanlarının olabileceğini kabul etmek.

Kadın dediğin kimdir?

Belki de bunu, kadınların kendilerine sormasına izin vermemiz gereken bir soruyla bitirebiliriz:

Ben nasıl bir kadın olmalıyım değil, ben nasıl bir insan olarak yaşamak istiyorum?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin binlerce kilometre ötede benzer mimari biçimler geliştirmesi tarihin en kafa kurcalayan hikâyelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları, Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın ormanları arasına gizlenmiş Maya tapınakları… Uzaktan bakınca hepsinde benzer bir silüet beliriyor: piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinden habersizken neden benzer yapılar inşa ettiler? Düz bir ovada yaşayan insan neden bulunduğu yerin ortasına devasa, üçgen bir dağ yükseltmek istesin? İşte hikâye tam da burada düğümleniyor. İnsanlar uçsuz bucaksız ovalarda yaşarken ufukta yükselen, tepesi bulutlara değiyormuş gibi görünen dağları da izliyordu. Antik çağ insanı için yüksekler, çoğu zaman kutsal ve güçlü olanla ilişkilendiriliyordu. Yağmur gökten geliyor, şimşek dağların üzerinde çakıyor, tanrıların yüce yerlerde yaşadığın...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...