Ana içeriğe atla

Yalnızlık Korkusu mu, Doğru İnsan Özlemi mi? Modern Zamanın Sessiz Tuzağı



Akşam olur ve kapının arkasında kalan gürültülü dünya yerini derin bir sessizliğe bırakır. İşte o an, insanın zihninde sinsi ama bir o kadar da hakiki bir soru belirir: "Ben gerçekten hayatı paylaşacağım o özel insanı mı arıyorum, yoksa sadece bu sessizliğin omuzlarıma bindirdiği ağırlıktan mı kaçıyorum?" Günümüz insanın en sessiz, ama belki de en yorucu savaşı tam olarak bu eşikte başlar.

Bugün insan ilişkileri hızla tüketilen, her şeyin anlık tatmin üzerine kurulduğu bir çizgide  ilerliyor. Oysa insan, doğası gereği ruhuna yoldaş arayan bir varlıktır. Fakat sorun şu ki; yalnızlık bu çağda yüzleşilmesi, sükuneti öğrenilmesi gereken bir hal değil, adeta kaçılması gereken bulaşıcı bir korku olarak tanımlanıyor. Sevilmekten ziyade, "görülmemiş" ya da "sahipsiz" kalma paniği; insanları ruhuna tamamen zıt kişilerler aynı yastığa baş koymaya, aynı masada sessizce birer yabancı gibi oturmaya itiyor.

Oysa doğru insanı aramak ile yalnızlıktan kaçmak arasında derin bir uçurum vardır. Yalnızlık korkusuyla kurulan bağlar, insanı kalabalıklar içinde daha da kimsesizleştirir. Çünkü korkuyla atılan her adım, kişiyi kendi özünden uzaklaştırır; başkasının varlığıyla kendi iç boşluğunu yamama çabasından öteye gitmez. Karşısındakini gerçekten tanıdığı, ruhuna sığındığı için değil; sadece o boş evin ürpertisinden uyanmak için yapılan sığınmalar, zamanla iki yabancının paylaştığı ortak bir hapishaneye dönüşür.

Doğru insanla olma isteği ise bambaşka bir zeminde yükselir. O, bir eksikliği kapatma telaşı değil, var olan bütünlüğe anlamlı bir ses katma arzusudur. Sabır ister, beklemeyi bilmeyi ve en önemlisi kendi kendiyle kalabilmenin huzurunu taşımayı gerektirir. Kendi iç sesinden korkmayan bir insanın, başka bir ruhla kurduğu bağ en saf halini o zaman bulur.

Belki de asıl mesele, o boş evde yankılanan sessizliği yanlış insanlarla susturmaya çalışmak değildir.Aslına bakarsanız o sessizliğin içinde kendi sesini duyabilmeyi öğrenmektir. Çünkü insan kendi yalnızlığıyla barışmadığı sürece, yanındaki dünyanın en "doğru" insanı bile sadece geçici bir teselliden ibaret kalacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...