Kuzey Afrika’nın kıyılarında, bugün Libya sınırları içinde kalan dar bir şeritte yabani olarak yetişen bir bitki vardı: Silphium. Ne tarlaya ekilebiliyordu ne de insan eliyle çoğaltılabiliyordu; doğada kendi kendine büyüyen bu endemik ot, insanlığın evcilleştirmeyi bir türlü beceremediği bitkilerden biriydi.
Romalılar ve Yunanlılar bu bitkiyi yemeklerine tat katmak için kullanıyorlardı ama asıl mesele tıptı. Boğaz ağrısından öksürüğe kadar her derde deva bir şifaydı. Dahası, antik dünyada nüfus planlamasının en güçlü silahı, dönemin en etkili doğum kontrol yöntemiydi.
Kirene kenti, bu bitkinin uluslararası ticaretini yaparak Akdeniz’in en zengin merkezlerinden biri haline geldi. Kentin ekonomisi tamamen silphium ihracatına dayanıyordu. Öyle ki, gücün ve zenginliğin sembolü olarak bastıkları sikkelerin üzerine doğrudan bu bitkiyi ve onun o meşhur, ortası çentikli kalp biçimli tohumunu kazıdılar. Bugün aşkın ve sevginin evrensel simgesi olarak bildiğimiz kalp işaretinin kökeni de bu ticarete dayanır.
Ancak insan eli her şeyi tüketmekte gecikmedi. "Nasıl olsa yine çıkar" denilerek bitki hoyratça koparıldı; yetmezmiş gibi bölgede otlayan koyunlar da ortalıkta yaprak bırakmadı.
Tarihçi Plinius'un aktardığına göre, MS 1. yüzyılda İmparator Nero'nun döneminde doğada artık tek bir silphium filizi bile kalmamıştı. Saraya hediye olarak getirilen o son bitki, tarihte varlığının son kalıntısı oldu. Silphium, insanın doymak bilmez iştahıyla tamamen yok oldu. Toprak ise bir daha asla o sırrı vermeyerek kendi intikamını sessizce aldı.

Yorumlar
Yorum Gönder