Ana içeriğe atla

Puma Punku: Lazerle Kesilmiş Gibi Duran Antik Taşlar (Bolivya / Tiwanaku)

 


Bolivya’daki And Dağları’nın 3.800 metre yüksekliğinde tarihin bilinen en büyük taş işçiliği gizemlerinden biri yatıyor: Puma Punku (Puma Kapısı).

Günümüzden yaklaşık 1.500 yıl önce (bazı iddialara göre ise çok daha eski bir dönemde) Tiwanaku kültürü tarafından inşa edildiği düşünülen bu antik alan, klasik bir "eski medeniyet kalıntısı" değildir. Burayı dünya üzerindeki diğer tüm antik kentlerden ayıran şey; taşların modern makineyle kesilmişçesine kusursuz olmasıdır.

Puma Punku’daki taşlar sıradan kireçtaşı veya kumtaşı değildir; doğadaki en sert kayalardan biri olan Andezit ve Kırmızı Kumtaşı bloklarından oluşur. En ağırı 130 tonu bulan bu devasa bloklar, sadece taşınmakla kalmamış, aynı zamanda akıl almaz bir hassasiyetle işlenmiştir:

Taşların köşeleri ve iç kısımları o kadar düzgün dik açılarla (90 derece) kesilmiştir ki, günümüz mühendisleri bile el aletleriyle bu keskinliğe ulaşmanın neredeyse imkansız olduğunu söyler. Yüzeyler adeta cilalanmış gibi pürüzsüzdür.

Taşların üzerinde, tıpkı modern bir marangozun mobilya yaparken kullandığı gibi birbirine tam oturan "H" şeklinde yuvalar, kanallar ve kilit mekanizmaları açılmıştır. Hiç harç kullanılmadan, taşlar adeta devasa ve kusursuz bir Lego seti gibi birbirine kilitlenmiştir. Üstelik bazı blokları birbirine bağlamak için eritilmiş metal döküldüğü tespit edilmiştir.

Tekerleksiz, Yazısız ve Ağaçsız Bir Coğrafyada Nasıl Yapıldı?

Arkeolojik kayıtlara göre Tiwanaku kültürünün tekerleği, yazısı veya demir aletleri yoktu. Üstelik bu blokların çıkarıldığı taş ocakları kilometrelerce uzaktaydı ve bölge, ağaç yetişmeyen yüksek bir platoydu.

İnkalar bölgeye geldiklerinde Puma Punku zaten terk edilmiş ve yıkılmış durumdaydı. İnkalar, buranın insanların değil, dünyayı yaratan tanrı Viracocha’nın eseri olduğuna inandılar.

Puma Punku’nun nasıl yapıldığı, o dönemki taş ustalarının hangi aletleri kullandığı (veya o aletlerin nereye kaybolduğu) sorusu bugün bile bilim dünyasında net bir cevaba kavuşabilmiş değil.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin binlerce kilometre ötede benzer mimari biçimler geliştirmesi tarihin en kafa kurcalayan hikâyelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları, Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın ormanları arasına gizlenmiş Maya tapınakları… Uzaktan bakınca hepsinde benzer bir silüet beliriyor: piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinden habersizken neden benzer yapılar inşa ettiler? Düz bir ovada yaşayan insan neden bulunduğu yerin ortasına devasa, üçgen bir dağ yükseltmek istesin? İşte hikâye tam da burada düğümleniyor. İnsanlar uçsuz bucaksız ovalarda yaşarken ufukta yükselen, tepesi bulutlara değiyormuş gibi görünen dağları da izliyordu. Antik çağ insanı için yüksekler, çoğu zaman kutsal ve güçlü olanla ilişkilendiriliyordu. Yağmur gökten geliyor, şimşek dağların üzerinde çakıyor, tanrıların yüce yerlerde yaşadığın...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...