Ana içeriğe atla

Kadın Olmanın Hâlleri (2): Herkesi Düşünürken Kendini Unutmak

 



Bazen bir kadın, evdeki herkesin neye ihtiyacı olduğunu bilir. Kimin neyi sevmediğini, kimin ne zaman üzüleceğini, hangi işin aksadığını, neyin eksik kaldığını fark eder. Bir şey söylenmesine gerek yoktur. Zaten düşünmüştür, yapmıştır, hatırlamıştır.

Peki, kendisi ne istiyor?

Bu sorunun cevabını vermek o kadar kolay olmayabilir.

Çünkü bazı kadınlar, yıllar içinde başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından önce düşünmeye alışır. Bunun nerede başladığını kestirmek zordur. Belki çocukken kendisinden beklenenlerle, belki annesinden gördükleriyle, belki de iyi bir kadın olmanın ne anlama geldiğini anlatan o bitmek bilmeyen cümlelerle…

İyi kız uslu olur. İyi anne çocuğunu düşünür. İyi eş yuvasını ihmal etmez. İyi evlat anne babasını yalnız bırakmaz.

Bu cümlelerin her birinde tek başına yanlış bir şey olmayabilir. İnsan sevdiği insanları düşünür, onlara emek verir, sorumluluk alır. Mesele, bütün bunların bir kadının görevi sayılması ve onun da kendi isteklerini hep biraz daha sonraya bırakmasıyla başlar.

Sonra o “sonra” uzar gider.

Bir kadının bütün ihtiyaçları başkalarının ihtiyaçları kadar acil midir?

Gündelik hayatın içinde bu soruyu sormaya pek fırsat kalmaz. Yemek yapılacaktır, bir iş yetişecektir, birinin canı sıkkındır, bir başkasının yardıma ihtiyacı vardır. Gün biter, yapılacaklar listesindeki bazı işler tamamlanır, bazıları ertesi güne kalır. Kadın da bütün bunların arasında kendine ayıracağı zamanı bulmaya çalışır.

Bulursa…

Üstelik kendine zaman ayırdığında bile aklı başka yerde olabilir. Dinlenirken yapılmamış işleri düşünür, bir yere gittiğinde evde kalanları merak eder, kendisi için para harcarken bunun gerekli olup olmadığını sorgular. Kimse ona bunları açıkça söylemese bile içinde bir ses, yapması gereken başka şeyler olduğunu hatırlatır.

İnsan bir süre sonra kendi kendisinin de denetçisi oluyor.

Burada görünmeyen bir emekten söz ediyoruz. Yalnızca yapılan işlerden değil, o işlerin sürekli akılda tutulmasından da. Bir evin ihtiyaçlarını takip etmek, ailedeki insanların ruh hâlini gözetmek, doğum günlerini hatırlamak, sorun çıkmadan önce önlem almaya çalışmak… Bunların çoğu yapılması gereken işler olarak bile görülmez. Çünkü zaten birinin bunları düşünmesi beklenir.

O biri de çoğu zaman kadındır.

Bütün bunları yaparken yorulmak da işin bir parçası hâline gelir. Kadın yorulduğunu söylediğinde kendisine verilen cevap bazen çok tanıdıktır: Herkes yoruluyor. Sen de biraz dinlenirsin. Şimdi sırası mı?

Oysa insanın yorulması için olağanüstü bir şey yaşaması gerekmez. Her gün kendisinden beklenenleri yerine getirmek, sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışmak ve kendi isteklerini ertelemek de insanı yorabilir.

Üstelik bu yorgunluğun her zaman görünen bir karşılığı yoktur. Ortada dağınık bir ev, bitmemiş bir iş ya da aksayan bir sorumluluk bulunmadığında, kadının ne kadar yorulduğunu anlamak daha da güçleşir. Her şey yolunda görünüyorsa, o düzenin kurulması için kimin ne kadar emek verdiği de kolayca unutulur.

Belki de bu yüzden bazı kadınlar, yaptıkları işler görülmediğinde değil, yapmadıkları bir iş fark edildiğinde kendilerini daha çok sorgularlar.

Bir gün bir işi yapmak istemezler. Bir daveti kabul etmezler. Telefonu açmak, bir sorunu çözmek, birinin ihtiyacına yetişmek istemezler. Sadece o gün, o işi yapmak istemiyorlardır. Fakat bu basit isteksizlik bile içlerinde bir suçluluk duygusu yaratabilir.

Neden?

Bir insanın dinlenmek için önce bütün işlerini bitirmesi mi gerekir? Bir kadının kendisine ait bir zamanı hak etmesi için herkesi memnun etmiş olması mı gerekir?

Hayatın bütün sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmek mümkün olmadığı gibi, herkesi memnun etmek de mümkün değil. Buna rağmen kadınlardan beklenenler bazen sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi şekilleniyor. Hem güçlü hem anlayışlı, hem fedakâr hem neşeli, hem çalışkan hem bakımlı olmaları bekleniyor. Yorulduklarında bunu belli etmemeleri, kırıldıklarında ortamı bozmamaları, öfkelendiklerinde de ölçüyü kaçırmamaları isteniyor.

Bir de bütün bunları yaparken kendilerini kaybetmemeleri bekleniyor.

İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar çok beklentinin arasında kendine ait bir hayat kurmak nasıl mümkün olacak?

Belki de önce küçük bir ayrımı fark etmek gerekiyor. Birini sevmekle onun her ihtiyacını kendi sorumluluğu saymak aynı şey değil. Yardım etmekle her şeyi üstlenmek, fedakârlık yapmakla kendinden sürekli vazgeçmek de birbirinden farklı.

Sevdiğimiz insanlara emek vermek hayatın güzel taraflarından biri. Fakat bir ilişkinin, bir ailenin ya da bir evin bütün yükü aynı kişinin omuzlarında birikiyorsa orada yalnızca sevgiyle açıklanamayacak bir durum var demektir.

Bazen insanın yapması gereken, daha fazlasını yapmayı öğrenmek değil, üstlendiği şeylerin hangilerini gerçekten üstlenmesi gerektiğini düşünmektir.

Bu, bir sabah uyanıp bütün alışkanlıkları değiştirmek anlamına gelmiyor. Kendi isteğini dile getirmek, bir işi paylaşmak, istemediği bir şeye hayır demek ya da kendisi için ayırdığı zamandan vazgeçmemekle başlayabilir. Bunlar dışarıdan küçük görünebilir. Ama yıllardır kendi ihtiyaçlarını ikinci sıraya koymuş biri için hiç de küçük adımlar değildir.

Bir de şu var: Kadınların kendilerini düşünmeleri, mutlaka bir şeyleri geride bırakmaları gerektiği anlamına gelmez. Bir kadın ailesini sevebilir, annesine bakabilir, çocuklarıyla ilgilenebilir, sevdiği insanlara emek verebilir. Bütün bunları yaparken kendisine de yer açabilir.

Kendine ait bir hayat istemek, başkalarının hayatından bir şey eksiltmek zorunda değil.

Belki asıl mesele, bir kadının hayatında kendisine de başkaları kadar gerçek bir yer açabilmesi. İsteklerinin sürekli ertelenen, yorgunluğunun kolayca geçiştirilen, zamanının herkes tarafından kullanılabilir sayılan bir şey olmaktan çıkması.

Çünkü kadın da yalnızca birilerinin annesi, eşi, kızı, kardeşi ya da arkadaşı değil. Bunların dışında da bir insan. Merak ettiği şeyler, yapmak istediği işler, gitmek istediği yerler, bazen kimseyle konuşmadan geçirmek istediği saatler var. Belki yıllardır ertelediği bir hayali, belki henüz kendisinin bile tam olarak bilmediği bir isteği…

Bunların hepsi önemli olmak için büyük olmak zorunda değil.

Bir kadının kendisine dönüp ne istediğini sorması bile bazen başlı başına bir başlangıçtır.

Peki, bir kadın herkesi düşünürken kendisini ne zaman düşünmeye başlar?

Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok. Ama insanın kendisine ayırdığı yerin başkalarına verdiği değerle çelişmek zorunda olmadığını hatırlaması iyi bir başlangıç olabilir.

Bir kadının hayatında kendisi de bulunmalı. Yalnızca başkalarının ihtiyaçları karşılandıktan sonra kalan zamanda değil, kendi hayatının doğal bir parçası olarak.

Çünkü herkese yetişmeye çalışırken insanın kendisine geç kalması da mümkün.


Serinin diğer  yazıları 

https://www.arkhedijital.com/2026/10/kadn-olmann-halleri-1-kadn-dedigin.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin binlerce kilometre ötede benzer mimari biçimler geliştirmesi tarihin en kafa kurcalayan hikâyelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları, Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın ormanları arasına gizlenmiş Maya tapınakları… Uzaktan bakınca hepsinde benzer bir silüet beliriyor: piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinden habersizken neden benzer yapılar inşa ettiler? Düz bir ovada yaşayan insan neden bulunduğu yerin ortasına devasa, üçgen bir dağ yükseltmek istesin? İşte hikâye tam da burada düğümleniyor. İnsanlar uçsuz bucaksız ovalarda yaşarken ufukta yükselen, tepesi bulutlara değiyormuş gibi görünen dağları da izliyordu. Antik çağ insanı için yüksekler, çoğu zaman kutsal ve güçlü olanla ilişkilendiriliyordu. Yağmur gökten geliyor, şimşek dağların üzerinde çakıyor, tanrıların yüce yerlerde yaşadığın...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...