Ana içeriğe atla

Kitaplar ve Hayat #6: Körlük — İnsan Kendi Gerçekliğinin Körü Olabilir mi?



Bir insanın gördüğüne inanması doğaldır. Peki ya gördüğü şey, gerçeğin yalnızca bir parçasıysa? Kendi bakış açımızın dışına çıkamadığımızda, başka insanların gördüklerini anlamaya çalışmadığımızda ne olur? Belki de asıl mesele, neyi gördüğümüzden çok, gördüğümüzün bütün gerçeklik olduğuna ne kadar inandığımızdır.

José Saramago'nun Körlük romanı, bu soruların peşinden gider. Bir gün, araba kullanırken kırmızı ışıkta bekleyen bir adam aniden görme yetisini kaybeder. Fakat onun körlüğü alışıldık karanlık değildir; her şey beyaz bir ışığın içinde kaybolur. Ardından bu durum başkalarına da yayılmaya başlar. İsimsiz bir salgın, kısa sürede toplumsal hayatı altüst eder.

Saramago bize salgının nedenini açıklamaz. Hastalığın bilimsel bir çözümlemesini yapmaz ya da olayları alışılmış bir felaket romanının sınırları içinde tutmaz. Onun ilgilendiği şey, insanların bildikleri dünyanın kuralları ortadan kalktığında nasıl davranacaklarıdır.

Çünkü bazen bir toplumun gerçek yüzünü görmek için yeni bir şeyin ortaya çıkması değil, alıştığımız düzenin ortadan kalkması yeterlidir.

Roman ilerledikçe görme yetisini kaybeden insanların yaşadıkları koşullar ağırlaşır. İnsanlar kapatıldıkları yerde temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanır; korku, güvensizlik ve güç mücadelesi giderek belirginleşir. Düzeni ayakta tuttuğu düşünülen kurallar, onları uygulayacak koşullar ortadan kalktığında anlamını yitirmeye başlar.

Burada Saramago'nun sorduğu soru önemlidir: İnsanları bir arada tutan şey gerçekten ahlaki ilkeleri midir, yoksa kuralların varlığı ve yaptırım korkusu mudur?

Gündelik hayatımızda davranışlarımızı düzenleyen çok sayıda görünür ve görünmez kural vardır. Başkalarının haklarına saygı göstermek, güçsüz olanı korumak, ortak alanları paylaşmak… Bunların çoğunu sorgulamadan uygularız. Fakat koşullar değiştiğinde, denetim ortadan kalktığında ya da kişisel çıkarlarımız tehdit edildiğinde aynı ilkeleri koruyabilir miyiz?

Körlük, bu soruya kolay bir cevap vermez. İnsanların birbirlerine yardım edebildiğini de gösterir, başkalarının çaresizliğinden yararlanabildiğini de. Böylece insan doğasını yalnızca iyi ya da kötü olarak açıklamanın yetersizliğini ortaya koyar. Davranışlarımız, içinde bulunduğumuz koşullardan bağımsız değildir; ama koşulların bizi bütünüyle belirlediğini söylemek de sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Romanın en düşündürücü taraflarından biri, körlüğün yalnızca bireysel bir kayıp olmaktan çıkıp toplumsal bir krize dönüşmesidir. İnsanlar görmediklerinde çevrelerini tanımakta, birbirlerine güvenmekte ve ortak bir yaşam sürdürmekte zorlanırlar. Fakat asıl sorun, yalnızca gözlerin işlevini kaybetmesi değildir. İnsanların birbirlerini birer insan olarak görme yetenekleri de sınanmaktadır.

Kendi düşüncelerimizi çoğu zaman dünyanın kendisiyle karıştırırız. Bir olayı nasıl anladığımızı, onun gerçekte ne olduğu sanabiliriz. Bize doğru gelen bir düşüncenin herkes için doğru olması gerektiğini varsayarız. Başka bir insan aynı olayı farklı yorumladığında, onun deneyimini anlamaya çalışmak yerine yanıldığını düşünmeye daha yatkın olabiliriz.

Oysa bakış açısı, gerçekliğin kendisi değildir. Bir şeyi belirli bir yerden görmek, onun bütününü gördüğümüz anlamına gelmez.

Kendi düşüncelerimizin sınırlarını fark etmek kolay değildir. Çünkü insan yalnızca bildiklerine değil, bildiğini düşündüğü şeylere de bağlanır. Fikirlerimiz zamanla kimliğimizin bir parçasına dönüşür. Onları sorgulamak, bazen kendimizi sorgulamak gibi hissettirir. Böylece düşüncelerimizi gözden geçirmek yerine onları savunmaya başlarız.

Bir süre sonra artık gerçeği anlamaya çalışmıyor, kendi gerçeğimizi korumaya çalışıyor olabiliriz.

Saramago'nun romanında doktorun karısı, salgın boyunca görme yetisini kaybetmeyen tek kişidir. Bu ayrıntı, hikâyenin önemli bir gerilimini oluşturur. Başkalarının göremediği bir dünyayı görmek, ona yalnızca bir avantaj sağlamaz; aynı zamanda gördüklerinin sorumluluğunu da yükler.

Başkalarının yaşadığı acıya tanık olmak her zaman kolay değildir. Bazen müdahale etmek isteriz ama nasıl davranacağımızı bilemeyiz. Bazen gördüklerimiz bizi rahatsız eder ve başka tarafa bakmayı tercih ederiz. Kimi zaman da kendi hayatımızı sürdürebilmek için başkalarının yaşadıklarını düşünmemeye çalışırız.

Fakat görmek ile anlamak aynı şey değildir. Bir haksızlığa tanık olmak, onun nedenlerini anlamakla; bir insanın acısını fark etmek, o acının içinde bulunduğu koşulları kavramakla aynı anlama gelmez.

Burada başka bir körlük ihtimali ortaya çıkar: Gözlerimiz açıkken de başkalarının deneyimlerine kapalı kalabiliriz. İnsanları kendi düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız ve beklentilerimiz üzerinden değerlendirirken onların dünyasını gerçekten tanımaya fırsat vermeyebiliriz.

Bu nedenle mesele yalnızca başkalarının ne yaşadığını görmek değildir. Gördüklerimizin bizde neyi değiştirmesine izin verdiğimiz de önemlidir.

Körlük, düzenin ne kadar kırılgan olabileceğini gösterirken dayanışmanın önemini de ortaya koyar. İnsanların birbirlerine ihtiyaç duyması, yalnızca zor zamanlarda ortaya çıkan geçici bir durum değildir. Toplumsal hayatın kendisi, başkalarının varlığını kabul etmeye dayanır.

Birlikte yaşamak, herkesin aynı düşünmesi anlamına gelmez. Tam tersine, farklı deneyimlere ve düşüncelere sahip insanların ortak bir hayat kurabilmesini gerektirir. Bunun için yalnızca kurallara değil, birbirimizin sınırlarını tanımaya, haklarını gözetmeye ve kendi yargılarımızı gerektiğinde yeniden değerlendirmeye de ihtiyaç duyarız.

Kendi bakış açımızı mutlaklaştırdığımızda başkalarının sözünü dinlemek gereksiz görünmeye başlar. Farklı düşünen biri, dünyayı başka bir yerden gören bir insan olmaktan çıkar; yanlış düşünen, anlamayan ya da karşı çıkılması gereken biri hâline gelir.

Bu noktada anlaşmazlık, birlikte düşünmenin başlangıcı olmaktan çıkarak bir güç mücadelesine dönüşür.

Saramago'nun anlattığı dünyanın bütünüyle bizim dünyamızdan ayrı olduğunu düşünmek kolaydır. Sonuçta burada olağanüstü bir salgın vardır ve insanlar alışılmadık koşullarda yaşamaktadır. Ancak romanın sorduğu sorular, olağanüstü koşullarla sınırlı değildir. Başkalarının ihtiyaçlarını ne kadar dikkate aldığımız, gücü nasıl kullandığımız ve kendi doğrularımızı ne ölçüde sorguladığımız gündelik hayatımızın da parçalarıdır.

José Saramago'nun Körlük romanı, insanın yalnızca gözleriyle görmediğini hatırlatır. Dünyayı düşüncelerimiz, deneyimlerimiz, korkularımız ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler aracılığıyla da anlamaya çalışırız. Bu nedenle görme yetisini kaybetmekle, kendi düşüncelerimizin dışına çıkamamak aynı şey değildir; fakat ikisi de insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi sorgulamamıza neden olabilir.

Kendi bakış açımızın sınırlı olduğunu kabul etmek, her düşüncenin eşit derecede doğru olduğunu söylemek değildir. Gerçekleri araştırabilir, iddiaları sorgulayabilir, yanlış olduğunu düşündüğümüz fikirlere karşı çıkabiliriz. Önemli olan, kendi yargılarımızı da incelemenin dışında tutmamaktır.

Belki de düşünmenin en önemli koşullarından biri budur: Bildiklerimizi savunurken öğrenmeye açık kalabilmek.

Çünkü insan bazen yanlış gördüğü için değil, gördüğünden başka bir şey olabileceğini düşünmediği için yanılır.

Ve belki de en zor soru şudur: Gerçeği ararken mi bakıyoruz, yoksa zaten doğru olduğuna inandığımız şeyi görmek için mi?



Serinin diğer  yazıları 

https://www.arkhedijital.com/2026/09/kitaplar-ve-hayat-1-krmz-pazartesi.html

https://www.arkhedijital.com/2026/10/kitaplar-ve-hayat-2-mulksuzler-ursula-k.html

https://www.arkhedijital.com/2026/10/kitaplar-ve-hayat-3-jean-paul-sartre.html

https://www.arkhedijital.com/2026/10/kitaplar-ve-hayat-4-hermann-hesse.html

https://www.arkhedijital.com/2026/10/kitaplar-ve-hayat-5-kendi-icinde.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin binlerce kilometre ötede benzer mimari biçimler geliştirmesi tarihin en kafa kurcalayan hikâyelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları, Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın ormanları arasına gizlenmiş Maya tapınakları… Uzaktan bakınca hepsinde benzer bir silüet beliriyor: piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinden habersizken neden benzer yapılar inşa ettiler? Düz bir ovada yaşayan insan neden bulunduğu yerin ortasına devasa, üçgen bir dağ yükseltmek istesin? İşte hikâye tam da burada düğümleniyor. İnsanlar uçsuz bucaksız ovalarda yaşarken ufukta yükselen, tepesi bulutlara değiyormuş gibi görünen dağları da izliyordu. Antik çağ insanı için yüksekler, çoğu zaman kutsal ve güçlü olanla ilişkilendiriliyordu. Yağmur gökten geliyor, şimşek dağların üzerinde çakıyor, tanrıların yüce yerlerde yaşadığın...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...