Ana içeriğe atla

Odysseia #1: Eve Dönmek — Nostos, Aidiyet ve İnsan Olmanın Anlamı



İnsan neden eve dönmek ister? Bir yeri geride bıraktığında mı özler, yoksa oradan uzaklaştıkça kendisinin bir parçasını da geride bıraktığını mı fark eder? Belki de eve dönüş arzusu, yalnızca tanıdık bir yere kavuşma isteği değildir. İnsan, bir zamanlar kim olduğunu bildiği yere dönerek kendisini yeniden bulabileceğini düşünür.

Homeros'un Odysseia'sı, binlerce yıldır anlatılmaya devam eden bu sorunun etrafında şekillenir. Troya Savaşı'nın ardından İthaka'ya dönmeye çalışan Odysseus'un yolculuğu, ilk bakışta uzun ve tehlikeli bir eve dönüş hikâyesidir. Ancak destanın asıl gücü, yol boyunca karşılaşılan yaratıklarda, tanrıların müdahalelerinde ya da kahramanın zekâsını kullanarak kurtulduğu maceralarda değil; bütün bunların insanın doğasına ilişkin açtığı düşünce alanındadır.

Antik Yunan dünyasında eve dönüşün karşılığı olan nostos, yalnızca bir yolculuğun tamamlanması anlamına gelmez. İnsan, doğduğu ya da yaşadığı yere geri dönerken geçmişiyle, ailesiyle, toplumsal konumuyla ve kendi kimliğiyle yeniden karşılaşır. Bu nedenle nostos, coğrafi olduğu kadar kişisel ve toplumsal bir meseledir. Eve dönmek, geride bırakılan hayatın hâlâ orada olup olmadığını görmeyi de gerektirir.

Odysseus'un İthaka'dan ayrılmasının üzerinden yıllar geçmiştir. Troya'daki savaş sona ermiş, diğer savaşçılar ülkelerine dönmeye başlamıştır. Fakat Odysseus için dönüş, beklenenden çok daha uzun sürer. Denizde ve adalarda geçirdiği yıllar boyunca yalnızca yolunu kaybetmez; insanın gücü, arzuları, korkuları ve sınırlarıyla da karşılaşır. Birçok kez kendisine başka hayatlar sunulur. Kalypso'nun adasında ölümsüzlük ve zamansız bir yaşam ihtimali vardır. Başka karşılaşmalarında haz, unutma ya da tehlikeden uzak bir varoluş öne çıkar. Buna rağmen Odysseus'un yöneldiği yer İthaka'dır.

Burada önemli olan, İthaka'nın kusursuz bir yer olması değildir. Odysseus'un dönmek istediği dünya, savaşın ardından değişmiştir. Evi kuşatılmış, ailesi belirsizlik içinde kalmış, kendisinin yokluğu başkalarının hayatını da biçimlendirmiştir. Yine de İthaka, onun geçmişinin ve kimliğinin anlam kazandığı yerdir. İnsan bazen bir yere, orada her şey güzel olduğu için değil, hayatının hikâyesi orada başladığı için bağlıdır.

Bu bağlılık, Odysseia'nın insan anlayışını belirleyen temel unsurlardan biridir. Antik Yunan toplumunda oikos, yalnızca içinde yaşanılan ev değildi. Aileyi, mülkü, soyun devamlılığını ve gündelik yaşamın düzenini kapsayan bir bütündü. Bir insanın toplum içindeki yeri de büyük ölçüde bu düzenle ilişkisi üzerinden belirlenirdi. Dolayısıyla Odysseus'un dönüşü, kişisel bir özlemin giderilmesinden daha fazlasını ifade eder: Evdeki düzenin, aile bağlarının ve toplumsal konumun yeniden kurulması gerekir.

Fakat eve dönmek, oradan ayrılmadan önceki kişi olarak geri dönmek anlamına gelmez. Odysseus'un yolculuğu onu değiştirmiştir. Karşılaştığı tehlikeler, kayıplar ve sınavlar, onun dünyayı algılama biçimini dönüştürür. Üstelik İthaka'da onu bekleyenler de geçen yıllar boyunca aynı insanlar olarak kalmamıştır. Penelope'nin bekleyişi, Telemakhos'un büyümesi ve saraydaki düzenin bozulması, zamanın yalnızca yolculuk eden kişi üzerinde değil, geride kalanlar üzerinde de işlediğini gösterir.

Bu bakımdan Odysseia, yalnızca giden kişinin hikâyesi değildir. Bekleyenlerin, büyüyenlerin, kaybolanların ve yokluğa rağmen hayatlarını sürdürmek zorunda kalanların da hikâyesidir. Odysseus'un dönüşü, yıllar boyunca birbirinden uzaklaşmış hayatların yeniden karşılaşmasıdır.

Destanın önemli sorularından biri de insanın kendisini neyle tanıdığıdır. Odysseus, yolculuğu boyunca kimi zaman adını saklar, kimi zaman başka bir kimliğe bürünür. Hayatta kalmak için kendisini gizlemesi gerekir. Ancak İthaka'ya yaklaştığında asıl mesele, kim olduğunu söylemekten çok kimliğinin tanınması hâline gelir. Bir insanı geçmişi, adı, ailesi mi tanımlar; yoksa yaşadıkları ve verdiği kararlar mı?

Bu sorular, Odysseia'yı yalnızca Antik Yunan'ın kahramanlık anlayışına ait bir eser olmaktan çıkarır. Destanın merkezindeki insan, her şeyi gücüyle aşabilen kusursuz bir kahraman değildir. Akla ihtiyaç duyar, hata yapar, arzularına yenilebilir, kayıplar yaşar ve zaman zaman kendi seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşir. Onu insan yapan da tam olarak bu çelişkilerin içinde yolunu bulmaya çalışmasıdır.

Odysseus'un eve dönme isteği, bu nedenle geçmişe duyulan basit bir özlem olarak okunamaz. Yolculuk, insanın kendisinden uzaklaşmasını; dönüş ise uzaklaştığı şeyle yeniden karşılaşmasını anlatır. Fakat bu karşılaşma hiçbir zaman başlangıç noktasına olduğu gibi geri dönmek değildir. Çünkü yolculukta geçen zaman, insanı da evi de değiştirmiştir.

Belki de Odysseia'nın binlerce yıldır canlı kalmasının nedenlerinden biri budur: Her insanın hayatında bir İthaka vardır, ama oraya ulaşmakla yeniden ait olmak aynı şey değildir. Eve dönüş, bazen bir yolculuğun bitişinden çok, insanın kim olduğunu yeniden anlamaya başladığı yerdir.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin binlerce kilometre ötede benzer mimari biçimler geliştirmesi tarihin en kafa kurcalayan hikâyelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları, Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın ormanları arasına gizlenmiş Maya tapınakları… Uzaktan bakınca hepsinde benzer bir silüet beliriyor: piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinden habersizken neden benzer yapılar inşa ettiler? Düz bir ovada yaşayan insan neden bulunduğu yerin ortasına devasa, üçgen bir dağ yükseltmek istesin? İşte hikâye tam da burada düğümleniyor. İnsanlar uçsuz bucaksız ovalarda yaşarken ufukta yükselen, tepesi bulutlara değiyormuş gibi görünen dağları da izliyordu. Antik çağ insanı için yüksekler, çoğu zaman kutsal ve güçlü olanla ilişkilendiriliyordu. Yağmur gökten geliyor, şimşek dağların üzerinde çakıyor, tanrıların yüce yerlerde yaşadığın...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...