Ana içeriğe atla

Haritası Olmayan Coğrafyalar: (1) Efsanevi Yerler ve Zihinsel Sığınaklar-Atlantis ve Ütopya Dürtüsü

 


Haritaları çizenlerin, sınırları çevirenlerin ve dünyayı mesafelere bölenlerin bir yerleşik düzeni vardır. İnsan zihni, fiziki coğrafyanın bu katı çizgilerine hiçbir zaman sığmamıştır. Atlasların boş bıraktığı, uyduların hiçbir izine rastlamadığı yerlerde; insanlığın ortak hafızasıyla kurulmuş, taştan ve topraktan bağımsız bir başka coğrafya vardır. Bu seride, dünyada karşılığı olmayan ama insan zihninde dünyadan çok daha gerçek bir yer kaplayan bu hayali diyarları inceleyeceğiz.

Bu yolculuğun ilk durağı, kayıp kıtaların en eskisi ve insanın kusursuzluk arzusunun ilk örneği olan Atlantis’tir. Platon’un Timaeus ve Critias diyaloglarında anlattığı o büyük ada, asırlar boyunca okyanusun dibinde batık bir hazine olarak arandı. Oysa Atlantis’in asıl battığı yer okyanusun suları değil, insanların kendi kibri ve bozulan ahlaki dengesidir. Bu masalsı batış, geçmişte kalan o saf döneme duyulan özlemdir. İnsan, içinde yaşadığı dönemin sorunlarından ve adaletsizliğinden bunaldığı her an, tarihin derinliklerine kusursuz bir dönem yerleştirir. Atlantis, o kayıp dönemin adıdır.

Bu arayış yalnızca geçmişe duyulan bir özlemle kalmaz, gelecekte daha iyi bir düzen kurma isteğini de beraberinde getirir. Thomas More’un "Hiçbir Yer" anlamına gelen kelimeden türettiği Ütopya, tam olarak bu düşüncenin ürünüdür. Ütopya, haritada yeri olmayan ama "daha adil ve kusursuz bir düzen nasıl kurulur?" sorusuna verilen bir cevaptır. Ancak buradaki çelişki kelimenin anlamında gizlidir: Ütopya, kelime anlamıyla "hiçbir yerde" demektir. İnsan kusursuzluğu ancak gerçekte var olmayan bir yerde hayal edebilir; çünkü gerçek hayata geçtiğinde bu tür oluşumlar katı bir düzene dönüşür ya da zamanla dağılır.

Atlantis’in sulara gömülen hikayesi ile Ütopya’nın hiçbir yerde olmama durumu aynı kökten beslenir. İnsan, içinde bulunduğu dünyaya tam olarak uyum sağlayamayabilen bir varlıktır. Dünyanın sınırları daraldıkça, zihin kendi kurtarılmış alanlarını yaratmak ister. Atlantis ve Ütopya dürtüsü, insanın bu dünyadaki geçicilik hissinden ve daha iyi bir yaşam kurma arzusundan doğar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...