Ana içeriğe atla

Ruhun İki Ucu: Ait Olma Arzusu ile Kaçma İsteği Arasındaki Sarkaç



İnsan, doğası gereği iki zıt kutbun çekim alanı arasında yaşamaya mahkûm bir varlıktır. Bir tarafta ruhunu yaslayacak bir omuz, kök salacağı sıcak bir liman arayan o derin aidiyet ihtiyacı; diğer tarafta ise yakınlığın getirdiği görünmez ağırlıktan, kapana kısılma hissinden korkup uzaklaşma güdüsü... Kalbimiz içeriye, o güvenli sıcaklığa çağırırken, adımlarımız istemsizce geri geri gider. Modern insanın iç dünyasında hiç durmaksızın sallandığı o sarkaç, tam da bu iki uç arasında mekik dokur.

Aslında bu çatışmanın kökünde, sevilme arzusu ile o sevgiyi taşımaktan duyulan gizli bir tedirginlik yatar. Aidiyet, insana var olmanın o huzurlu güvenini verir; "buradayım, görüldüm ve aitim" demektir. Fakat aynı zamanda bir teslimiyettir. Bağlanma korkusu ise tam bu noktada, yani özgürlüğün elden gideceği, benliğin başkasının içinde eriyip kaybolacağı endişesiyle baş gösterir. Kişi bir yandan ruhunun en derinindeki boşluğu dolduracak o eli tutmak ister, diğer yandan o elin kendisini tutsak edeceğinden korkarak geri çeker.

Bu sarkaçta yaşayanlar için ilişki kurmak adeta sırat köprüsünde yürümek gibidir; biraz yaklaşınca yanmaktan korkulur, uzaklaşınca da bu kez üşüme başlar. İnsan, ne tam anlamıyla bir yabancı gibi kalmaya katlanabilir ne de birine tamamen ev olmaya cesaret edebilir. Her yakınlaşma denemesi, içteki o vahşi bağımsızlık dürtüsüyle sekteye uğrar; her kaçış ise geride kalan o kimsesizliğin sızısıyla sonuçlanır.

Oysa mesele, bu sarkacı durdurmaya çalışmak ya da iki uçtan birine saplanıp kalmak değildir. Belki de gerçek olgunluk, o gidip gelmelerin insan olmanın en doğal hali olduğunu kabullenebilmektir. Kök salmaktan korkmadan dallanabilmek, özgürlüğünü kaybetmeden de bir başkasına sığınabilmenin mümkün olduğunu fark etmek...

Çünkü insan, ancak o sarkacın hırsından kurtulup kendi içindeki dengeyi bulduğu an; ne kaçmak zorunda kalır ne de bir yerlerde tutsak hisseder. Sadece var olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...