İnsan, doğası gereği iki zıt kutbun çekim alanı arasında yaşamaya mahkûm bir varlıktır. Bir tarafta ruhunu yaslayacak bir omuz, kök salacağı sıcak bir liman arayan o derin aidiyet ihtiyacı; diğer tarafta ise yakınlığın getirdiği görünmez ağırlıktan, kapana kısılma hissinden korkup uzaklaşma güdüsü... Kalbimiz içeriye, o güvenli sıcaklığa çağırırken, adımlarımız istemsizce geri geri gider. Modern insanın iç dünyasında hiç durmaksızın sallandığı o sarkaç, tam da bu iki uç arasında mekik dokur.
Aslında bu çatışmanın kökünde, sevilme arzusu ile o sevgiyi taşımaktan duyulan gizli bir tedirginlik yatar. Aidiyet, insana var olmanın o huzurlu güvenini verir; "buradayım, görüldüm ve aitim" demektir. Fakat aynı zamanda bir teslimiyettir. Bağlanma korkusu ise tam bu noktada, yani özgürlüğün elden gideceği, benliğin başkasının içinde eriyip kaybolacağı endişesiyle baş gösterir. Kişi bir yandan ruhunun en derinindeki boşluğu dolduracak o eli tutmak ister, diğer yandan o elin kendisini tutsak edeceğinden korkarak geri çeker.
Bu sarkaçta yaşayanlar için ilişki kurmak adeta sırat köprüsünde yürümek gibidir; biraz yaklaşınca yanmaktan korkulur, uzaklaşınca da bu kez üşüme başlar. İnsan, ne tam anlamıyla bir yabancı gibi kalmaya katlanabilir ne de birine tamamen ev olmaya cesaret edebilir. Her yakınlaşma denemesi, içteki o vahşi bağımsızlık dürtüsüyle sekteye uğrar; her kaçış ise geride kalan o kimsesizliğin sızısıyla sonuçlanır.
Oysa mesele, bu sarkacı durdurmaya çalışmak ya da iki uçtan birine saplanıp kalmak değildir. Belki de gerçek olgunluk, o gidip gelmelerin insan olmanın en doğal hali olduğunu kabullenebilmektir. Kök salmaktan korkmadan dallanabilmek, özgürlüğünü kaybetmeden de bir başkasına sığınabilmenin mümkün olduğunu fark etmek...
Çünkü insan, ancak o sarkacın hırsından kurtulup kendi içindeki dengeyi bulduğu an; ne kaçmak zorunda kalır ne de bir yerlerde tutsak hisseder. Sadece var olur.

Yorumlar
Yorum Gönder