Ana içeriğe atla

Eksikliğin Prestiji: Neden Hep Olmayanın Peşindeyiz?

 



Hayatın en büyük ironilerinden biri, elimizin altındakilere burun kıvırıp, zihnimizde o imkansız görünen ihtimallerin peşinden koşmamızdır. Sahip olduğumuz şeyler sıradanlaşırken, henüz dokunamadığımız, uzanamadığımız her şey bir anda gözümüzde büyür, parlar ve karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır. Peki, insan zihni neden bu tuhaf ve yorucu döngünün içine sıkışıp kalır?

İlişkilerde işler tam olarak mantığın bittiği yerde başlar. Karşımızdaki insan bize karşı dürüst, net ve tamamen erişilebilir olduğunda, o ilk heyecan bir süre sonra yerini sakin bir rutine bırakır. Fakat ne zaman ki karşımızda biraz mesafeli, gizemli veya "elde edilmesi zor" biri olur, zihnimiz anında alarma geçer. Bilinmeyenin doğurduğu o merak boşluğunu doldurma dürtüsü devreye girer. Bir insanı tamamen tanıdığımızda keşfedecek alan kalmaz; ama ulaşamadığımız kişi, zihnimizde kendi kusursuz fantezilerimizle yeniden inşa ettiğimiz bir ideale dönüşür. Gerçek insan törpülenir, yerini bizim ona yakıştırdığımız kusursuzluk alır. Aslında peşinde olduğumuz şey genellikle kişinin kendisinden ziyade, o zorlu engeli aşma hissinin verdiği ego tatmini ya da yasak olanın tatlı cazibesidir. Ulaşılabilir sevgi sorumluluk ve sıradanlık getirirken, ulaşılamazlık güvenli bir mesafeden hayal kurma özgürlüğü tanır.

Aynı durum iş hayatında, hedeflerde ya da sahip olmak istediğimiz eşyalarda da birebir işler. Bir şeye ulaşmak ne kadar zorsa, zihnimiz o şeyin o kadar değerli, benzersiz ve hayat kurtarıcı olduğuna inanır. Herkesin kolayca erişebildiği bir imkan hızla değerini yitirir; çünkü kıtlık, insan gözünde her zaman prestij demektir. Sürecin en dikkat çekici noktası ise "Ona bir kez sahip olursam her şey düzelecek" yanılsamasıdır. Zihnimiz, o hedefe giden yoldaki tüm zorlukları unutup sadece ulaşıldığı andaki tatmini hayal eder. Oysa o noktaya varıldığında, insan doğasının o kaçınılmaz adaptasyon süreci devreye girer; elde edilen şey hızla sıradanlaşır ve mutluluk buharlaşıverir. Çünkü insanın motor gücü aslında varmak değil, o hedefin peşinden koşma halinin ta kendisidir. Hedefler tükenirse, zihnin o canlı kalma motivasyonu da tehlikeye girer.

Sonuçta, ulaşamadığımız şeylere yüklediğimiz değer, nesnenin gerçekliğinden değil, bizim ona yüklediğimiz anlamdan beslenir. Elde ettiğimiz anda büyüsünü yitiren her şey, aslında bize insan olmanın o hiç bitmeyen arayışını, tatminsiz ama bir o kadar da canlı doğasını hatırlatır.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...