Hayatın en büyük ironilerinden biri, elimizin altındakilere burun kıvırıp, zihnimizde o imkansız görünen ihtimallerin peşinden koşmamızdır. Sahip olduğumuz şeyler sıradanlaşırken, henüz dokunamadığımız, uzanamadığımız her şey bir anda gözümüzde büyür, parlar ve karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır. Peki, insan zihni neden bu tuhaf ve yorucu döngünün içine sıkışıp kalır?
İlişkilerde işler tam olarak mantığın bittiği yerde başlar. Karşımızdaki insan bize karşı dürüst, net ve tamamen erişilebilir olduğunda, o ilk heyecan bir süre sonra yerini sakin bir rutine bırakır. Fakat ne zaman ki karşımızda biraz mesafeli, gizemli veya "elde edilmesi zor" biri olur, zihnimiz anında alarma geçer. Bilinmeyenin doğurduğu o merak boşluğunu doldurma dürtüsü devreye girer. Bir insanı tamamen tanıdığımızda keşfedecek alan kalmaz; ama ulaşamadığımız kişi, zihnimizde kendi kusursuz fantezilerimizle yeniden inşa ettiğimiz bir ideale dönüşür. Gerçek insan törpülenir, yerini bizim ona yakıştırdığımız kusursuzluk alır. Aslında peşinde olduğumuz şey genellikle kişinin kendisinden ziyade, o zorlu engeli aşma hissinin verdiği ego tatmini ya da yasak olanın tatlı cazibesidir. Ulaşılabilir sevgi sorumluluk ve sıradanlık getirirken, ulaşılamazlık güvenli bir mesafeden hayal kurma özgürlüğü tanır.
Aynı durum iş hayatında, hedeflerde ya da sahip olmak istediğimiz eşyalarda da birebir işler. Bir şeye ulaşmak ne kadar zorsa, zihnimiz o şeyin o kadar değerli, benzersiz ve hayat kurtarıcı olduğuna inanır. Herkesin kolayca erişebildiği bir imkan hızla değerini yitirir; çünkü kıtlık, insan gözünde her zaman prestij demektir. Sürecin en dikkat çekici noktası ise "Ona bir kez sahip olursam her şey düzelecek" yanılsamasıdır. Zihnimiz, o hedefe giden yoldaki tüm zorlukları unutup sadece ulaşıldığı andaki tatmini hayal eder. Oysa o noktaya varıldığında, insan doğasının o kaçınılmaz adaptasyon süreci devreye girer; elde edilen şey hızla sıradanlaşır ve mutluluk buharlaşıverir. Çünkü insanın motor gücü aslında varmak değil, o hedefin peşinden koşma halinin ta kendisidir. Hedefler tükenirse, zihnin o canlı kalma motivasyonu da tehlikeye girer.
Sonuçta, ulaşamadığımız şeylere yüklediğimiz değer, nesnenin gerçekliğinden değil, bizim ona yüklediğimiz anlamdan beslenir. Elde ettiğimiz anda büyüsünü yitiren her şey, aslında bize insan olmanın o hiç bitmeyen arayışını, tatminsiz ama bir o kadar da canlı doğasını hatırlatır.

Yorumlar
Yorum Gönder