Ana içeriğe atla

Duygusal Konfor Alanından Çıkış: Büyümek Neden Acıtır?





İnsan biyolojik olarak güvende hissetmeye programlanmıştır. Beynimizin birincil görevi bizi mutlu etmek, tatmin etmek veya aydınlatmak değil; hayatta tutmaktır. Günlük yaşamda hayatta kalmak demek, bildiğimiz ve kontrol edebildiğimiz alanlarda kalmak demektir: Ailemizin bizden beklediği roller, yıllardır sürdürdüğümüz alışkanlıklar ve henüz kimseyi üzmediğimiz o öngörülebilir sınırlar.

Buna duygusal konfor alanı diyoruz. Rahattır, sürprizsizdir ve tamamen durgundur.

İnsan hayatındaki her anlamlı dönüşüm bu alandan çıkmasınaı gerektirir. O adımı attığımız an huzursuzluk baş gösterir. Hafif bir tereddüt değil; keskin, derinden gelen bir sıkıntı. Peki ama büyümek neden her zaman bu kadar acıtmak zorunda?

Konfor alanı nadiren gerçek bir mutlulukla ilgilidir; mesele öngörülebilirliktir. Birçok insan tatminsiz işlerde, yorucu aile dinamiklerinde, "ayıp olur" ya da "elalem ne der" diye sürdürülen ilişkilerde kalır; çünkü insan bilinmeyen bir özgürlüktense bilinen bir sefaleti tercih eder. Bilinen yönetilebilirdir, bilinmeyen ise tehdit gibi gelir.

Sonunda bir kalıbı kırmaya karar verdiğimizde bir sınır çizdiğimizde, toksik bir aile dinamiğine "artık yeter" dediğimizde veya kendimiz için ayağa kalktığımızda sinir sistemimiz panik yapar. Yıllardır bizi koruduğunu sandığımız eski başa çıkma mekanizmaları devreye girer ve "Hiç karıştırma, huzurumuzu bozma" diye fısıldar. Güvende kalmak ruhu yavaşça öldürür, ama ilerlemek ateşin içinden yürümek gibi gelir.

Konfor alanının dışına çıkmak, ailenize, çevrenize veya toplumsal kodlara yıllar boyunca verdiğiniz o "uyumlu insan" sözünü bozmak demektir. O beklentileri yıkmak, insanı suçluluk duygusuyla baş başa bırakır.

Büyümek her zaman bir kayıp gerektirir. Herkesi idare ederek var olmaya çalışmış o eski versiyonunuzu geride bırakmanız gerekir. Bu kayıp, derin ve gerçekçi bir yası beraberinde getirir.

Eskiyi bırakmakla yeniye doğru yola çıkmak arasında rahatsız edici bir sessizlik vardır. Çoğu insan, geçiş dönemindeki o yalnızlık ve boşluk hissine katlanamadığı için aceleyle eski alışkanlıklarına ve eskimiş rollerine geri döner.

Büyümenin acısından kaçarız çünkü gözümüze çok büyük görünür. Oysa aynı yerde saymanın çok daha yüksek bir bedeli olduğunu hesaba katmayız.

Duygusal konfor alanında kalmak sizi acıdan korumaz; sadece dönüştürücü ve üretken olan o büyüme sancısını alır, yerine kronik bir tükenmişlik ve pişmanlık koyar. Büyüme acıtır çünkü eskilerden sıyrılma sürecidir. Dağınıktır, yalnızlaştırır ve yön duygusunu kaybettirir. Ama hâlâ hayatta olduğumuzun, ilerlediğimizin ve hikayemizin başkalarının yazdığı senaryolarda bitmeyeceğinin kanıtıdır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...