Ana içeriğe atla

Kayıtlar

The Short History of Infinity #2 # The Throne of God and Scholastic Thought: The Fear of Limitlessness in the Middle Ages

  Following the mind bending infinity debates of ancient philosophers, the Middle Ages opened a very different curtain for humanity. Shaped by the shadow of theology, infinity was no longer just an abstract mathematical puzzle or a philosophical topic of debate; it had become directly the absolute attribute of God. For medieval scholastic scholars and theologians, humans lived in a neat, orderly, and finite universe with a beginning and an end. Only and exclusively God was infinite (eternal and uncreated), limitless, and uncontainable. However, this flawless theological framework raised a question that intensely challenged the minds of the era: If God is infinite, how can a finite human mind comprehend Him? And more importantly, could a physical infinity exist in the universe, or was this merely a dangerous boundary violation reserved solely for the Creator? During the scholastic period, thinkers like Thomas Aquinas walked a very fine line. They divided infinity into two: Potential...

Sonsuzluğun Kısa Tarihi #2 # Tanrı’nın Tahtı ve Skolastik Düşünce: Orta Çağ’da Sınırsızlık Korkusu

  Antik çağ filozoflarının o zihin bükücü sonsuzluk tartışmalarının ardından, Orta Çağ insanların karşısına çok farklı bir perde açtı. Teolojinin gölgesinde şekillenen bu dönemde sonsuzluk, artık sadece soyut bir matematik bulmacası veya felsefi bir tartışma konusu değil, doğrudan Tanrı’nın mutlak sıfatı haline gelmişti. Orta Çağ skolastik bilginleri ve ilahiyatçıları için insan, başlangıcı ve sonu olan derli toplu, sonlu bir evrende yaşıyordu. Sadece ve sadece Tanrı sonsuzdu (ebedî ve ezelîydi), sınırsızdı ve kuşatılamazdı. Ancak bu kusursuz teolojik çerçeve, dönemin zihnini inanılmaz derecede zorlayan bir soru doğurmuştu: Eğer Tanrı sonsuzsa, sonlu insan aklı O'nu nasıl kavrayabilir? Ve daha da önemlisi, evrende fiziksel bir sonsuzluk var olabilir mi, yoksa bu sadece Yaratıcı'ya mahsus tehlikeli bir sınır ihlali miydi? Skolastik dönemde Thomas Aquinas gibi düşünürler çok hassas bir çizgide yürüdüler. Sonsuzluğu ikiye ayırdılar: Potansiyel sonsuzluk (Tanrı'nın dilediği a...

Hygge: A Cozy Home and the Art of Living in the Moment

  Outside, the wind and rain; inside, a cup of coffee filling the room with its rich aroma, thick woolen socks, and the soft glow of a bedside lamp... Denmark’s legendary word, Hygge , might at first glance look like nothing more than a decor trend or a winter fairy tale. Yet, when we trace this word back to its roots, what we find is an ancient philosophy a sanctuary where we escape the noise of the modern world and retreat into ourselves. Linguistically, the word stems from the Old Norse word hugga , meaning "to comfort, soothe, or console." It is also closely related to the English word "hug." In other words, hygge carries a tenderness within its very meaning one that embraces and protects you. Today, we are constantly on the move. We live in an era where we feel pressured to produce more, keep up faster, and remain perpetually visible. Hygge raises a quiet flag of rebellion right there. It tells you to "stop" and "focus only on the present moment....

Hygge: Sıcacık Bir Yuva ve Anın İçinde Kalma Sanatı

  Dışarıda rüzgar,yağmur içeride mis gibi kokan bir fincan kahve, kalın yün çoraplar ve loş bir lamba ışığı... Danimarka'nın o efsanevi kelimesi Hygge , ilk bakışta sadece bir dekorasyon akımı ya da kış masalı gibi görünür. Oysa bu kelimenin kökenine indiğimizde karşımıza çıkan şey, modern dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi içimize sığındığımız bir felsefedir. Aslında kelime köken olarak Norveççe "iyilik, refah ve rahatlık" anlamına gelen hugga fiilinden besleniyor. İngilizceye "hug" (sarılmak) kelimesiyle de akraba. Yani hygge, kelime anlamıyla bile insana sarılan, onu kollayan bir şefkat barındırıyor. Günümüzde insanlar, sürekli bir koşturmaca içinde. Daha çok üretmek, daha hızlı yetişmek, daha görünür olmak zorunda hissettiğimiz bir çağdayız. Hygge tam da bu noktada sessiz bir isyan bayrağı açıyor. Size "dur" diyor; "sadece şu ana odaklan." Bu felsefe büyük bütçeler veya kusursuz estetikler istemiyor. Aksine, sadeliğin içindeki o ham sami...

East and West Sages Series - (2) Wahdat al Wujud and the Language of Love: Oneness Beyond the Apparent

  In the place where Mevlana lays bare his own existence, Wahdat al Wujud emerges as one of the most shattering doors encountered when navigating between the mystical gaze of the East and the rational line of the West. Etymologically meaning "The Unity of Being," it is far beyond a rote philosophical dogma; it is the most radical confrontation an individual establishes with the universe, with the Creator, and ultimately with their own essence. Brought to its theoretical peak by Ibn Arabi, and lived, breathed, played through the ney, and whirled in sema among masnavis and ghazals by Mevlana, this is a state of being. So, what is this state of "Oneness"? And why is this truth insisted upon being told not through an ordinary lexicon, but through the "language of love"? The world where we open our eyes is a noisy carnival of colors, shapes, sounds, and contrasts. Night and day, good and bad, me and you... We have grown accustomed to reading life entirely thro...

Doğu ve Batı Bilgeleri Serisi - (2) Vahdet-i Vücut ve Aşkın Dili: Görünenin Ötesindeki Bir'lik

  Mevlana’nın kendi varlığını ortaya koyduğu noktada, Doğu'nun mistik bakışı ile Batı'nın akılcı çizgisi arasında ortaa çıkan en sarsıcı kapılardan biridir Vahdet-i Vücut . Kelime anlamı itibarıyla "Varlığın Birliği" demektir; ama kulaktan dolma felsefi bir ezberden çok öte, insanın evrenle, yaradanla ve nihayetinde kendi özüyle kurduğu en radikal yüzleşmedir. İbn Arabi’nin teorik zirveye taşıdığı, Mevlana’nın ise mesnevilerin, gazellerin arasında bizzat yaşayarak, ney üfleyerek, sema ederek soluduğu bir haldir bu. Peki, nedir bu "Bir" olma hali? Ve bu hakikat niye sıradan bir lisanla değil de ısrarla "aşkın diliyle" anlatılır? Gözümüzü açtığımız bu dünya; renklerin, şekillerin, seslerin ve zıtlıkların gürültülü bir kargaşasıdır. Gece ile gündüz, iyi ile kötü, ben ile sen... Biz hayatı hep bu ikilikler (kesret) üzerinden okumaya alışmışız. Vahdet-i Vücut ise bize aynaya baktığımızda gördüğümüz o çokluğun, aslında tek bir hakikatin farklı açılardan ...

Aboriginal Cosmology and Dreamtime #1 # The Place Where Time Is Not: Everywhen

Modern man is a slave to the stopwatch, living under the pressure of clocks and calendars, consuming time by dividing it into seconds. The past is a left behind wreckage, while the future is a target where we do not yet exist but constantly run toward. For us, time is linear; it flows in a single direction like a river and cannot be reclaimed. What if time were not a flow, but a vast and stagnant ocean? At the core of Australian Aboriginal cosmology lies the Dreamtime. Though translated into Western languages as "dream" or "past time," it is far more than that. For Aboriginal peoples, this concept is an eternal present where time ceases, referred to as "Everywhen." While Western thought views mythology as tales of the past, in Aboriginal cosmology, Dreamtime is not a left behind history. That moment of creation when ancestors shaped the world, carved mountains, and dug rivers is not the beginning of a linear history stretching from yesterday to today, bu...

Aborjin Kozmolojisi ve Düşler Alemi #1 # Zamanın Olmadığı Yer: Everywhen

  Modern insan, saatlerin ve takvimlerin baskısı altında yaşayan, zamanı saniyelere bölerek tüketen bir kronometre kölesidir. Geçmiş geride bırakılmış bir enkaz, gelecekte ise henüz var olmadığımız ama sürekli koşturduğumuz bir hedef vardır. Zaman bizim için çizgiseldir; bir nehir gibi tek bir yöne akar ve geri alınamaz. Peki ya zaman bir akış değil de, devasa ve duragan bir okyanus olsaydı? Avustralya Aborjin kozmolojisinin temelinde yer alan Dreamtime , Batı dillerindeki çevirisiyle ne kadar "rüya" veya "geçmiş zaman" gibi anılsa da, bundan çok daha ötedir. Aborjinler için bu kavram, zamanın bittiği ve "Her An" ( Everywhen ) olarak adlandırılan ebedi bir şimdiki zamandır. Batı düşüncesi mitolojiyi eskide kalmış masallar olarak görürken, Aborjin kozmolojisinde Dreamtime geride kalmış bir tarih değildir. Ataların dünyayı yarattığı, dağlara şekil verdiği, nehirleri kazdığı o yaratılış anı; dünden bugüne uzanan çizgisel bir tarihin başlangıcı değil, şimdi v...

Books and Life #3 # Jean-Paul Sartre — Nausea: The Heavy Odor of Being and Absolute Absurdity

  Everything begins with waking up to a familiar morning; putting on coffee, going to work, greeting people on the street. The routine works flawlessly, everything is in its place. In Nausea , Jean Paul Sartre leaves us not in this comfortable disorder, but right inside the void behind that flawless routine. The protagonist of the novel, Antoine Roquentin, is a man living an ordinary life in the town of Bouville, interested in history and writing a book. However, everything changes one day when he looks at the roots of a chestnut tree in a park. In that setting where names, labels, and utilities are stripped away, Roquentin is left face to face with the pure, motiveless, superfluous, and nauseating reality that lies behind objects. Behind this narrative, Sartre does not tell us an ordinary story of depression; inheriting the legacy of Martin Heidegger and Edmund Husserl, he lays out the harshest diagnosis of existence. He shatters modern humanity's most sacred lie the illusion that...

Kitaplar ve Hayat #3 # Jean-Paul Sartre — Bulantı: Varlığın Ağır Kokusu ve Mutlak Saçmalık

  Her şey tanıdık bir sabaha uyanmakla başlar; kahveyi koymak, işe gitmek, sokaktaki insanlara selam vermek. Rutin kusursuz işler, her şey yerli yerindedir. Jean Paul Sartre, Bulantı ’da bizi bu konforlu düzensizliğin değil, tam da bu kusursuz rutinin arkasındaki o  boşluğun içine bırakır. Romanın başkahramanı Antoine Roquentin, Bouville kasabasında sıradan bir hayat süren, tarihle ilgilenen ve kitap yazan bir adamdır. Ne var ki bir gün parkta bir kestane ağacının köklerine baktığında her şey değişir. Roquentin; isimlerin, etiketlerin, menfaatlerin silindiği o ortamda, nesnelerin arkasındaki saf, nedensiz, fazlalık ve mide bulandırıcı gerçekle baş başa kalır. Sartre, bu kurgunun arkasında bize sıradan bir bunalım hikâyesi anlatmaz; Martin Heidegger ve Edmund Husserl’in mirasını devralarak varoluşun en sert tespitini ortaya koyar. Modern insanın en kutsal yalanının, yani hayatın doğuştan bir anlamı olduğu fikirni yok eder. İnsan hayatı boyunca her şeye bir anlam yüklemeye çalış...

Universal Myths, Modern Stories #3 # Beyond the Display: Ancient Images, Modern Screens

  From the shadows cast on the cave wall to today's glowing screens, humanity has always chased the same story: seeking the truth behind what is shown. Digital screens are not merely technological products; they are the modern digital copies of the patterns that the human mind has carried in its collective consciousness for thousands of years. In ancient mythologies, there was the all seeing eye of the gods or pools of prophecy; humans defined themselves through the gaze of the other. Today, modern screens assume precisely this role. When we get lost in social media feeds, what we look at is not just pixels, but the digitized form of humanity's ancient desire to "be seen and validated." The screen is the modern human's mirror, yet this mirror, much like Narcissus leaning over the water to watch his own disappearance, draws us into a rapidly consuming illusion. While ancient myths featured sorcerers or sirens seducing humans with their voices, today's algorithm...

Evrensel Mitler, Modern Hikayeler Serisi (3. Bölüm)Gösterilenin Ötesi: Kadim İmgeler, Modern Ekranlar

  Mağaranın duvarına yansıyan gölgelerden bugünün parlayan ekranlarına kadar insanlık, hep aynı hikâyenin izini sürdü: Gösterilenin ardındaki gerçeği aramak.  Dijital ekranlar sadece birer teknoloji ürünü değildir; onlar, insan zihninin binlerce yıldır kolektif bilincinde taşıdığı örneklerin günümüzdeki dijital kopyasıdır. Antik mitolojilerde tanrıların her şeyi gören gözü veya kehanet havuzları vardı; insan, ötekinin bakışıyla kendini tanımlardı. Bugün modern ekranlar da tam olarak bu rolü üstlenir. Sosyal medya akışlarında kaybolurken baktığımız şey sadece pikseller değil, insanlığın o eski "görünme ve onaylanma" arzusunun dijitalleşmiş halidir. Ekran, modern insanın aynasıdır ancak bu ayna, Narcissus’un suya eğilip kendi kayboluşunu izlemesi gibi, bizi hızla tüketen bir yanılsamanın içine çeker. Kadim mitlerde ki büyücüler veya sirenler insanı sesleriyle baştan çıkarırken, bugünün algoritmaları aynı mitolojik çağrıyı kusursuz bir tasarımla ekran üzerinden yapar. Eski mitle...

The Short History of Infinity #1 # Zeno’s Curse: Why Was Motion Considered Impossible?

  The moment we start pondering infinity, we run into one of the oldest and most frustrating puzzles in history: Zeno's Paradoxes. In the 5th century BCE, Zeno of Elea put forward an idea that has been haunting mathematicians and philosophers ever since: Motion does not actually exist in the universe; motion is entirely an illusion. Sounds completely crazy, right? In a world where we constantly see people walking, running, and kicking balls, how could anyone claim such a thing? Zeno tried to prove this precisely by using the concept of infinity at a point where logic and mathematics refused to bend. Let's look at his most famous example: Achilles and the Tortoise. Achilles (the legendary hero of the Trojan War, invulnerable except for his heel), the fastest runner of his time, gives a 100 meter head start to a very slow tortoise in a race. The race begins. Achilles runs and reaches the exact spot where the tortoise was (the 100 meter mark). But by that time, the tortoise has al...

Sonsuzluğun Kısa Tarihi #1 # Zeno'nun Laneti: Hareket Etmek Neden İmkânsız Görünüyordu?

Sonsuzluk üzerine kafa yormaya başladığımız an, tarihin en eski ve en sinir bozucu bulmacalarından biriyle yüzleşiriz: Zeno'nun Paradoksları. Milattan önce 5. yüzyılda Elealı Zeno, öyle bir iddia ortaya attı ki, o günden beri matematikçilerin ve filozofların uykusunu kaçırıyor: Evrende hareket diye bir şey aslında yoktur; hareket tamamen bir illüzyondur. Kulaklara çılgınca geliyor, değil mi? Sokakta yürüyen, koşan, topa vuran insanları gördüğümüz bir dünyada bu nasıl iddia edilebilir? Zeno, bunu tam da "sonsuzlık" kavramını kullanarak, matematiğin ve mantığın bükülemediği noktada kanıtlamaya çalıştı. En bilinen örneğiyle, Aşil ve Kaplumbağa yarışına bir bakalım. Döneminin en hızlı koşucusu olan Aşil (Yunan mitolojisinde topuğundan başka yeri yaralanmayan, Truva Savaşı'nın efsanevi kahramanı), yarışta kendisinden çok yavaş olan bir kaplumbağaya 100 metre avans verir. Yarış başlar. Aşil koşar ve kaplumbağanın o an bulunduğu noktaya (100. metreye) varır. Ancak o sırada ...

Writing and Alchemy Series (9): Tarot and the Major Arcana: The Secret of the 22 Gates

  Humanity has always needed signs to make sense of the world. First came the lines carved on cave walls, then the runes carved into stone, sacred letters poured onto paper, and finally symbols mapping the paths deep within the soul... Writing is not merely a tool of communication; it is an art of reading the codes of the universe and transforming the soul. In this installment of our series, words overflow from paper, changing form to reveal the twenty two great secrets of Tarot: the Major Arcana. How did these figures, whose origins trace back to medieval European playing cards, transform into a universal book of wisdom? In the late 18th century in France, Antoine Court de Gébelin and later Etteilla claimed that Tarot cards carried traces of Egyptian mysteries, turning them into a guide. In the 19th century, Éliphas Lévi connected the twenty two Major Arcana cards to the twenty two letters of the Hebrew alphabet and the paths of the Kabbalistic Tree of Life, anchoring this languag...

Yazı ve Simya Serisi (9): Tarot ve Major Arkana: 22 Kapının Sırrı

İnsan, kendini bildik bileli dünyayı anlamlandırmak için işaretlere ihtiyaç duydu. Önce mağara duvarlarına kazınan çizgiler, sonra taşa yontulan rünler, kâğıda dökülen kutsal harfler ve nihayetinde ruhun derinliklerindeki yolları resmeden semboller... Yazı yalnızca bir iletişim aracı değil, evrenin şifrelerini okuma ve ruhu dönüştürme sanatıdır. Serimizin bu halkasında kelimeler kâğıttan taşarak biçim değiştiriyor ve karşımıza Tarot’un yirmi iki büyük sırrı, yani Major Arkana çıkıyor. Kökeni Orta Çağ Avrupa’sındaki oyun kartlarına dayanan bu figürler nasıl oldu da birer evrensel bilgelik kitabına dönüştü? 18. yüzyılın sonlarında Fransa’da Antoine Court de Gebelin ve ardından Etteilla, Tarot kartlarının Mısır gizemlerinden izler taşıdığını öne sürerek onu bir kılavuza dönüştürdüler. 19. yüzyılda ise Eliphas Levi, 22 Major Arkana kartını İbrani alfabesinin 22 harfi ve Kabala'nın Yaşam Ağacı'ndaki yollarla eşitleyerek bu dili ezoterik temeline oturttu. 20. yüzyılın başlarında Arth...

Universal Myths, Modern Stories Series (Part 2): Monsters of the Modern Age

Fears that change shape in the darkness have never disappeared throughout human history. The monsters once hidden deep in the forests or the dragons beyond the seas have changed disguises today. Those terrifying figures in mythology did not vanish; they simply moved inside screens in the digital age. In old myths, the monster was the symbol of the "unknown" and the chaos threatening order. Today, however, new crises brought by the modern world have created new monsters. The Golem in ancient Jewish mythology was an artificial creature produced from clay and earth by human hands, but it got out of control after a while. Today, artificial intelligence systems running in laboratories and massive servers are exactly reviving this modern Golem legend. Our deep anxiety that the intelligence we created will surpass us and take away what makes us what we are is actually an updated version of the Frankenstein myth. That digital eye looking at us from behind the screen is nothing more t...

Evrensel Mitler, Modern Hikayeler Serisi (2. Bölüm): Modern Çağın Canavarları

Karanlığın içinde şekil değiştiren korkular insanlık tarihi boyunca hiç kaybolmadı. Eskiden ormanların derinliklerinde gizlenen canavarlar ya da denizlerin ötesindeki ejderhalar bugün kılık değiştirdi. Mitolojideki o korkutucu figürler yok olmadı; sadece dijital çağda ekranların içine taşındı. Eski mitlerde canavar, "bilinmeyenin" ve düzeni tehdit eden kaosun simgesiydi. Bugün ise modern dünyanın getirdiği yeni krizler, yeni canavarlar yarattı. Eski Yahudi mitolojisindeki Golem, insan eliyle kil ve topraktan üretilen ama bir süre sonra kontrolden çıkan yapay bir canlıydı. Bugün laboratuvarlarda, devasa sunucularda çalışan yapay zeka sistemleri de tam olarak bu modern Golem efsanesini yeniden canlandırıyor. Kendi yarattığımız zekanın bizi aşmasından, bizi biz yapan şeyleri elimizden almasından duyduğumuz o derin endişe, aslında Frankenstein mitinin güncellenmiş hâlidir. Ekranın arkasında bize bakan o dijital göz, kendi ellerimizle yarattığımız korkunun aynadaki yansımasından b...

Those Whose Compasses Erred by Their Own Hands

  The idea that we manage our own lives is as comforting a lie as it is ambitious. We think we are charting our own path, until those paths force us to confront our own choices. You cannot blame luck; you threw the dice. You cannot blame time; you set the clock. When closing a door or saying a "yes," the price of the signature you signed catches up to you years later. And a person realizes they drove themselves into difficult situations of their own free will. Becoming the victim of your own decisions is precisely this. Why do those decisions which felt logical, even inevitable at the time blow up in our faces after a while? Because a person makes decisions to satisfy their immediate fears, anxiety about being alone, or simply the need to "feel safe." A place that is the truest sanctuary for that moment turns into a garment that grows too tight for us as time changes. In fact, the reason we fall victim to our own decisions is not our inability to see the future; it ...

Pusulası Kendi Eliyle Şaşanlar

Hayatımızı kendimiz yönettiğimiz fikri ne kadar iddialıysa, o kadar da konforlu bir yalandır. Kendi yolumuzu çizdiğimizi sanırız; ta ki o yollar bizi kendi seçimlerimizle yüzleştirene kadar. Şansı suçlayamazsın, zarları sen attın. Zaman diyemezsin, saati sen kurdun. Bir kapıyı kapatırken ya da bir "evet" derken attığın imzanın bedeli yıllar sonra kapına dayanır. Ve insan, kendi özgür iradesiyle kendini zor durumlara soktuğunu anlar. Kendi kararlarının kurbanı olmak tam olarak budur. Peki, o dönemde mantıklı, hatta kaçınılmaz gelen o kararlar neden bir süre sonra elimizde patlar? Çünkü insan, o anki korkularını, yalnız kalma endişesini ya da sadece "güvende hissetme" ihtiyacını tatmin etmek için kararlar alır. O an için en doğru sığınak olan yer, zaman değiştikçe üzerimize dar gelen bir kıyafete dönüşür. Aslında kendi kararlarımızın kurbanı olmamızın sebebi, geleceği görememek değil; o anki konforumuzu bozma cesaretini gösterememiş olmamızdır. Yanlış yola saptığımızı...