Felsefe denince aklımıza saçını başını yolup mağaraya kapanmış ya da evrenin gizemlerini çözen derviş ruhlu adamlar gelir. Sanki biri birdenbire kalkmış, "Hadi bugün felsefe yapacağım, benim işim bu" demiş gibi bir hava vardır. Oysa işin aslı öyle masalsı değil; oldukça somut ve gerçekçi temellere dayanıyor.
Çünkü hayatta kalma mücadelesiyle boğuşan bir insanın, "Acaba evren neyden yapılmıştır?" diye düşünecek tek bir dakikası bile yoktur. Felsefe, tam da bu hayat mücadelesinden bir adım önde durabilenlerin, yani o "boş zaman" lüksüne sahip olanların ayrıcalığı olarak doğdu.
Antik çağda felsefenin ilk tohumlarının atıldığı İonia liman kentlerine baktığımızda karşımıza yoksul halk kitleleri çıkmıyor. Evrenin özüne suyu koyan Thales, bu özün soyut ve sınırsız bir kaynak olduğunu savunan Anaksimandros, temele havayı koyan Anaksimenes veya Efes'in kral soyundan gelen "her şey akar" diyerek değişimi savunan Herakleitos... Hepsi aristokrat sınıftan gelen, ticaretten zenginleşmiş varlıklı insanlardı. İşe gitme derdi olmayan, hayatı idame ettirmek için kendini yormayan bu kesim, tarihte ilk kez "dur bakalım, dünyada neler dönüyor" diyebilecek o zihinsel konfora kavuştu.
Doğa olaylarını o zamana kadar hep tanrıların kaprisleriyle, mitlerle, öfke tufanlarıyla açıklıyorlardı. Ne zaman ki ticaret genişledi, farklı kültürler limanlarda buluştu, zenginler günlük telaşlardan çekilip gökyüzüne, doğanın düzenine bakacak zaman buldu; işte o zaman mitosun yerini logos, yani akılla sorgulama almaya başladı.
Özetle; felsefe, birilerinin "hadi düşüneyim" demesinden ziyade, düzenin onlara sunduğu ekonomik ve sosyal konforun, yani "boş zamanın" bir ürünüydü.

Yorumlar
Yorum Gönder