Ana içeriğe atla

Keşke Demek İyi midir?

 



Ağzımızdan "keşke" çıktığı an, içimizdeki ses anında hükmü verir: Hata yapmıştın, sonuçlarına katlanmalısın. Toplum, hayatı bize dümdüz uzanan, tek bir doğru tabelası olan bir otobandan ibaretmiş gibi öğretir. Yanlış sapağa girdiysen suçlusundur. O yüzden "keşke" denince akla hemen bir pişmanlık, bir suçluluk gelir beynimize saplanır, boğazımız düğümlenir. Oysa hayat ne o kadar düz çizgidir ne de her kararın tek bir doğrusu vardır.

Beynimiz keşke kelimesini duyar duymaz hemen senaryo yazmaya başlar. Bugünkü aklımızı alıp geçmişteki o ana gider ve "bak, orada bunu yapsaydın her şey güllük gülistanlık olacaktı" der. Halbuki o gün o kararı veren biz, o günün yorgunluğu, bilinci, korkuları ya da heyecanlarıyla hareket ediyorduk. O an için verilebilecek en gerçekçi karar oydu. Aradan zaman geçtikten sonra geriye dönüp "keşke" demek, kendi kendimizi mahkemeye verip yargılamaktan başka bir şey değildir.

Üstelik beynimiz bu işi yaparken bize kocaman bir oyun oynar: Seçmediğimiz yolu güzelleştirip gözümüzü kamaştırır. Bugünden bakıp "acaba o yolu seçseydim ne olurdu?" derken, o yolun çıkacak yokuşlarını, çamurunu, fırtınasını ustalıkla siler. Geriye pırıl pırıl, pürüzsüz bir hayal kalır. Bunu bizi üzmek için değil, aslında bugünün sıkıntısından, o anki omzumuzdaki yükten kaçıp sığınalım diye yapar. Bilinmeyenin sonu görünmediği için orayı bildiğimiz en iyi senaryoyla doldururuz; böylece bugünün sorumluluğundan da bir anlık kaçmış oluruz.

Oysa "keşke" her zaman geçmişe saplanıp kalmanın cezası olmak zorunda değildir. Bazen bir "keşke", hata yaptığımızın değil, sadece "acaba diğer patika nasıl bir manzaraya çıkardı?" diye düşündüğümüz masum bir meraktan doğar. İnsanın kendi iç sesini duyması, belki de unuttuğu başka bir yönünü fark etmesidir.

Demem o ki, keşke demek iyidir. Diyeceksiniz ki, "Neden iyi? Keşke demeyecek şekilde yaşamak daha iyi değil mi?" Aslında keşke demeyecek şekilde yaşamak; dümdüz size dayatılanları yaşamak, hiç risk almamak, denememek, öğrenmemek, hayatın size sunduklarını tecrübe etmemek demektir. Oysa "keşke" dediğinizde, bugünkü aklınızla "şöyle yapsaydım belki de böyle olurdu" diyebilmeniz, o tecrübeyi cebinize koyduğunuzun kanıtıdır. O günkü siz, o şartlarda yaşamayı, hayatı deneyimlemeyi ve öğrenmeyi seçmiştiniz.

Mesele hiç keşke dememekte değil; o kelimenin bizi ezmesine izin vermeden, arkasındaki o yaşanmışlıkla gurur duymaktadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...