Pencereden dışarı bakarken ya da kahvenin buharını izlerken gözünüzün dalıp gittiği, zihninizdeki tüm seslerin bir anda sustuğu o anları bilirsiniz. Şehrin gürültüsü arka plana çekilir, zaman akmayı bırakır ve geriye sadece boş ama dingin bir bakış kalır.
Japon kültüründe bu zarif anın tam bir karşılığı var: Boketto. Kelime kökeni olarak öylece durup etrafı seyretme halini ifade ediyor ancak bundan çok daha fazlası. Aslında dilimizde ve gündelik hayatımızda bu hisse hiç yabancı değiliz; çocukluğumuzdan beri bildiğimiz o "gözüm daldı" halinin ta kendisi. Otobüs camından dışarı akıp giden manzaraya bakarken ya da duvara dalıp gittiğimiz o anlar... Bizde genelde "Neye daldın, kendine gel" diye bölünen, hafiften bir dalgınlık sayılan bu durum, meğer ruhun kendi kendine fren yapma yöntemiymiş. Japonlar buna bir isim verip yaşanan o anı onurlandırmışlar.
Günlük hayatın ritmi zihnimize sürekli bir şeyler yüklemek üzerine kurulu. Sürekli üretmek, bir sonraki adımı planlamak, yetişmek zorundayız. Beynimiz neredeyse hiç durmuyor. İşte boketto tam da burada devreye giriyor. Hiçbir şey düşünmemek, dünyanın bize dayattığı "her an faydalı ve meşgul olma" kuralına karşı sessiz ve masum bir başkaldırı adeta.
Gün içinde kendimize verebileceğimiz en büyük lüks belki de bu; bilerek ve isteyerek gözümüzü boş bir noktaya dikmek. Zihnin sesini kısarak sadece "öylece durmak". Çünkü bazen en iyi dinlenme, hiçbir şey düşünmediğimiz o küçük boşlukta saklı.

Yorumlar
Yorum Gönder