Ana içeriğe atla

Kitaplar ve Hayat #1#: Kırmızı Pazartesi — Gabriel García Márquez: Herkesin Bildiği Son

 




Herkesin göz göre göre gelen sonu bildiği ama kimsenin parmağını kıpırdatmadığı bir kasabada, cinayet aslında saatler önce işlenmiştir. Ölüm sadece zamanını bekler. Gabriel García Márquez, Kırmızı Pazartesi'de bizi kitabın ilk sayfasından itibaren katilin kim olduğu sorusuyla baş başa bırakmaz. Tam tersine kimin öldürüleceğini, kimlerin bu cinayeti işleyeceğini ve bunun ne zaman gerçekleşeceğini en baştan söyler. Peki, bu romanda yazar bize ne dedi? İnsan doğasının en karanlık noktaları, toplumsal vicdanın sessiz suç ortaklığında saklıdır.

Kırmızı Pazartesi, küçük bir Kolombiya kasabasının düşünce yapısını ortaya koyarken, bireyin toplumsal baskı ve "namus" baskısı karşısında nasıl iradesizleştiğini gözler önüne serer. Santiago Nasar’ın öldürüleceği, tüm kasaba halkı tarafından kahvelerde, sokaklarda, dükkanlarda açıkça konuşulmaktadır. Vicdanlar rahatsızdır, herkes bu felaketin önüne geçebilecek güçtedir; ancak hiç kimse sorumluluğu tek başına üstlenmek istemez. Toplumsal mekanizma öyle bir çarkla çalışır ki, herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir. Toplumsal olarak yaşanan bu olay, Hannah Arendt’in "sıradan kötülük" kavramının ve kolektif körlüğün en iyi örneklerinden biridir.

Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı, en büyük felaketlerin ve insanlık dışı suçların canavar ruhlu, saf kötü insanlar tarafından değil, yalnızca kurallara uyan, düşünmeden emirleri uygulayan sıradan insanlar tarafından işlenebildiğini anlatır. Üstelik bu kavramın literatüre geçmesinin üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti; ancak Márquez’in kasabasında sokak sokak dolaşan o sessizlik ve göz yumma hali, bugün hala modern kalabalıkların vicdansız konforunda tüm çıplaklığıyla varlığını sürdürmeye devam ediyor. Aradan geçen on yıllar insanı ve o sorumluluktan kaçma refleksini hiç değiştirmedi; sadece şekil değiştirdi.

Gabriel García Márquez, kaçınılmazlık hissiyatının yarattığı o boğucu ağırlığı hissettirir. Santiago Nasar, üzerine kurulan ölüm tuzağını öğrendiği andan itibaren adeta felç olmuş bir kurban gibi dolanır. Kasaba halkı ise kaçınılmaz sonu bekleyen seyircilere dönüşmüştür. Márquez, burada zaman algısını bükerek bizlere kaderciliğin insan iradesini nasıl felç ettiğini gösterir. Kasabanın sessizliği ile katillerin eylemi birleşerek bu trajik sonu kaçınılmaz kılar.

Kırmızı Pazartesi, bir cinayetin anatomisi değildir; bireyin kalabalıklar içinde nasıl yalnızlaştığının, toplumsal ahlak kisvesi altında işlenen cinayetlere vicdanın nasıl susturulduğunun edebi manifestosudur.

"Ve biz kitabı kapattığımızda geriye tek bir cümle kalır: Herkesin suçlu olduğu yerde, kimse masum değildir."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrılara Uzanan Merdiven: Nasıl Oldu da Farklı Kıtalarda Aynı Piramitleri İnşa Ettiler?

  Kıtalar arasında koca okyanuslar dururken, birbirlerinden habersiz medeniyetlerin kilometrelerce ötede aynı mimari dilde buluşması tarihin en kafa kurcalayan hikayelerinden biri. Mısır'ın kumlarında yükselen sivri taş bloklar, Mezopotamya'nın basamaklı zigguratları (Antik Mezopotamya'da yapay bir dağ gibi yükselen basamaklı tapınaklar) , Peru'nun kerpiç devleri ya da Orta Amerika'nın orman sakini Maya tapınakları... Uzaktan bakınca hepsi aynı silüeti paylaşıyor: Piramit. Peki bu insanlar birbirlerini hiç görmeden, bilmeden neden aynı şeyi yapmak istedi? Hayatında düz ovada yaşayan bir insan durup dururken neden evinin ortasına devasa bir üçgen dağ dikme hayali kursun ki zaten? İşte hikaye tam da burada düğümleniyor. İstek Vardı: Doğanın O Heybetli Formunu Taklit Etmek İnsanlar   uçsuz bucaksız bir ovada yaşıyor ama ufukta o ulaşılamaz, tepesi bulutlara değen devasa kayalıkları ve dağları görüyordu. Antik çağ insanı için yüksekler her zaman bir güç alanıydı; yağmur...

Bir Kütüphane Nasıl Ölür?Bölüm 3: Timbuktu (Mali)

  İskenderiye bilginin "depolandığı", Nalanda ise "yaşadığı" bir yerdi; Timbuktu ise bilginin "gizlendiği" bir kale oldu. Çölün ortasında, ticaret yollarının kesiştiği bu vaha, sadece altının değil, mürekkebin de kıymet gördüğü bir medeniyetin merkeziydi. Timbuktu’da kütüphaneler sadece devletin veya kurumların değil, ailelerin kendi evlerinde kuşaktan kuşağa koruduğu mahrem bir hazineydi. Ancak Timbuktu’nun ölümü, başka hiçbir kütüphaneye benzemeyen, "saklanarak yaşatılan" bir direnişin hikâyesidir. Timbuktu’da kitap, kamusal bir meta olmaktan ziyade, ailelerin kimliğiyle bütünleşmiş kutsal bir emanetti. Bu kütüphaneler, bir toplumun nasıl okuduğunun, neyi önemsediğinin ve hangi inançla yaşadığının yansımasıydı. Bilgi burada binaya hapsedilmedi; evin tavan aralarına, sandıkların diplerine ve çölün derinliklerine, kumların altına gömülerek korundu. Timbuktu, bilginin fiziksel varlığı tehdit altına girdiğinde, onu bir "sır" gibi saklayan...

Sisyphos'un Kayası: Modern Çalışma Hayatının Absürt Döngüsü

    Sisyphos, Korinthos’un kurucusu ve ilk kralıydı. Onu mitolojide ölümsüz kılan şey ise otoriteye ve düzenin kendisine karşı geliştirdiği cüretkâr tavırdı. Önce ölüm tanrısı Thanatos'u kurnazlığıyla alt edip odasına kapattı ve zincire vurdu. Thanatos tutsak kaldığı sürece yeryüzünde hiç kimse ölmedi; savaşlar durdu, yaşlılar ve hastalar ölemez hale geldi. Tanrıların düzeni altüst olunca Savaş Tanrısı Ares müdahale etmek zorunda kaldı ve Thanatos’u kurtararak Sisyphos’u yeraltı dünyasına sürükledi. Ancak Sisyphos yeraltına inerken karısına tembih etmişti: Sakın arkamdan cenaze töreni yapma. Hades'in huzuruna çıktığında sızlandı: Karım bana öyle bir saygısızlık yaptı ki gömülmeme bile izin vermedi. Dünyaya dönüp ona ceza vermeme izin verin, hemen döneceğim. Yaşayanların dünyasına ayak basar basmaz yeraltına dönmeyi reddetti ve yıllarca kaçarak yaşadı. Tanrılar nihayet onu yakalayıp yeraltına kalıcı olarak götürdüklerinde, ona sıradan bir ceza vermediler. Sisyphos’un suçu sad...